Bugün çocuklarımızı gönderdiğimiz okul binaları, müfredatlar ve sınav sistemleri aslında 19. yüzyıl Sanayi Devrimi’nin birer mirasıdır.
O dönemin ihtiyacı açıktı: Fabrikalarda belirli saatler arasında disiplinle çalışacak, talimatlara uyacak, standart niteliklere sahip ve birbirinin benzeri bir iş gücü yetiştirmek. Zil sesleriyle bölünen dersler, sıra sıra dizilmiş sıralar ve ezbere dayalı bilgi aktarımı, sanayi toplumunun çarklarını döndürmek için oldukça verimli bir modeldi.
Ancak bugün, tarihin en radikal kırılmalarından birini yaşarken hâlâ iki yüzyıl öncesinin yöntemleriyle geleceğin insanını yetiştirmeye çalışıyoruz.
Yapay zekânın dünyadaki tüm bilgiyi saniyeler içinde işleyebildiği, analitik hesaplamaları insan zihninin ötesinde bir hızla yapabildiği bir çağda; çocuklarımıza bilgi yüklemeye çalışmak, bir robota insan taklidi yaptırmaktan farksız. Bir algoritmanın saniyeler içinde erişebildiği veriyi çocuklara ezberletmek, onları baştan kaybetmeye mahkûm oldukları bir yarışa sokmaktır.
Eğer gelecekte yapay zekâ rutin, kurala dayalı ve ezberlenebilir her işi üstlenecekse, çocuklarımıza öğretmemiz gereken şey “bilgi” değil, “bilgiyle ne yapacakları” olmalıdır.
Yeni çağın en hayati becerisi, bilgiyi hafızada tutmak değil, doğru bilgiyi yanlışından ayırabilen kritik düşünme yetisi olacak. Sosyal medyanın dezenformasyon aracı haline geldiği ve sınırsız yapay içeriklerin üretildiği bir dünyada, şüphe duyabilen, soru sorabilen ve veriyi sorgulayabilen zihinler en büyük güce sahip olacaktır.
Bunun yanı sıra, çocuklarımıza kazandırmamız gereken bir diğer kritik donanım “esneklik ve adaptasyon” becerisidir. Geçmiş kuşaklar tek bir meslek öğrenip hayat boyu o ünvanla yaşayabiliyordu. Geleceğin dünyasında ise bir insanın hayatı boyunca defalarca meslek ve alan değiştirmesi gerekecek. Sabit bir uzmanlık alanından ziyade, “öğrenmeyi öğrenebilen” ve değişen koşullara hızla uyum sağlayabilen zihinsel esneklik, hayatta kalmanın temel şartı haline gelecektir.
En önemlisi de, makinelerin kusursuzlaştığı bir dünyada çocuklarımıza “insan kalmayı” öğretmek olacak. Empati kurabilmek, başkasının acısını hissedebilmek, derin etik sorgulamalar yapabilmek, sanatla bağ kurmak ve bir felsefi derinlik geliştirmek… bunlar, hiçbir algoritmanın taklit edemeyeceği, insana özgü yegâne alanlardır.
Geleceğin eğitimi, çocukları sınav sonuçlarındaki rakamlardan ibaret gören tek tip bir yarış değil, onların özgün merakını, hayal gücünü ve insani donanımını besleyen bir süreç olmak zorundadır.
Eğer çocuklarımızı yapay zekânın daha iyi yaptığı işlerde onunla rekabet ettirmeye çalışırsak başarısız olurlar. Yapmamız gereken tek şey, onlara makinelerin asla sahip olamayacağı o derin insani cevheri ve yaşama arzusunu kazandırmak olmalıdır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
