Cuma, 14 Ağu 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Köşe Yazıları

Çalışanlar neden daha az pay alıyor?

Metin Duyar
Son güncelleme: 30 Temmuz 2026 05:55
Metin Duyar
Paylaş
Paylaş

Çocukluğumuzdan beri bize aynı cümle söylendi: “Çalışırsan kazanırsın.” Bu, yalnızca bir öğüt değildi; modern ekonominin üzerine kurulduğu en güçlü toplumsal sözleşmeydi.

İnsanlar eğitim aldı, meslek edindi, uzun saatler çalıştı ve emeğin karşılığını alacaklarına inandı. Bugün ise bu sözleşme sessizce bozuluyor. İnsanlar eskisinden daha fazla çalışıyor olabilir ama ortaya çıkan zenginlikten aldıkları pay giderek küçülüyor. Buna karşılık sermaye hiç olmadığı kadar hızlı büyüyor.

Bu durum ilk bakışta geçici bir ekonomik dalgalanma gibi görünebilir. Oysa mesele bundan çok daha derin. Bloomberg’in bu yıl dikkat çektiği veriler, ABD’de milli gelirden ücret, maaş ve yan haklara ayrılan payın 1947’den bu yana ölçülen en düşük seviyeye indiğini gösteriyor. Üstelik bu tablo bir kriz döneminde değil; şirket kârlarının rekor kırdığı, borsaların yükseldiği ve ekonominin büyümeye devam ettiği bir dönemde ortaya çıktı. Aynı günlerde yayımlanan Oxfam raporu ise küresel milyarder servetinin tarihî zirveye ulaştığını ortaya koydu. Bir tarafta büyüyen servet, diğer tarafta küçülen emek payı… Aynı ekonomik sistem, aynı zaman dilimi, iki farklı sonuç. 

Asıl soru şudur: Bu nasıl mümkün oluyor?

Uzun yıllar boyunca kapitalizm ile emek arasında görünmez bir denge vardı. Sermaye büyümek istiyorsa daha fazla üretmek, daha fazla üretmek için de daha fazla insana ihtiyaç duymak zorundaydı. Fabrikalar işçiler olmadan çalışamazdı. Yeni mağazalar yeni çalışanlar gerektirirdi. Üretim arttıkça istihdam da artar, ücretler yavaş da olsa yükselirdi. Bu denge kusursuz değildi; eşitsizlikler her zaman vardı. Ancak en azından sermaye ile emek birbirine muhtaçtı.

Bugün bu karşılıklı bağımlılık zayıflıyor.

Bir çağrı merkezinde çalışan bir insanı düşünelim. Yıllardır aynı işi yapıyor. Müşteriyle konuşuyor, sorun çözüyor, şirketin görünmeyen yüzünü temsil ediyor. Sonra bir gün yöneticisi ona şirketin “dijital dönüşüm” sürecine girdiğini söylüyor. Bu ifade kulağa modern ve olumlu geliyor. Oysa çoğu zaman anlamı çok basit: Artık onun yaptığı işi bir yapay zekâ sistemi daha düşük maliyetle yapabiliyor. Şirket açısından bu verimlilik artışı demek. Çalışan açısından ise gelir kaybı, belirsizlik ve yeniden iş arama süreci. Aynı gelişme yatırımcı için iyi haber olurken, emekçi için hayatın yeniden kurulması anlamına geliyor.

Tam da bu nedenle bugün yaşadığımız dönüşümü yalnızca teknolojiyle açıklamak eksik kalıyor. Teknoloji tarih boyunca üretkenliği artırdı. Buhar makinesi de artırdı, elektrik de, bilgisayar da. Fakat bu kez farklı olan, üretkenliğin artmasının daha fazla insan çalıştırmayı gerektirmemesi. Hatta birçok sektörde tam tersine, daha az insanla daha büyük ekonomik değer üretilebiliyor.

Bunun örneklerini artık istisna olarak görmüyoruz. Milyarlarca dolarlık şirketler geçmişe göre çok daha az çalışanla faaliyet gösterebiliyor. Yeni kurulan girişimlerin önemli bir bölümü tek kişi tarafından yönetiliyor. Yapay zekâ destekli yazılımlar, muhasebeden müşteri hizmetlerine, yazılım geliştirmeden içerik üretimine kadar beyaz yakalı işlerin önemli bir kısmını dönüştürüyor. Teknoloji büyümeyi hızlandırırken istihdam aynı hızla büyümüyor. Ekonomistler bu olguyu “istihdamsız büyüme” olarak tanımlıyor. Oysa burada yaşanan yalnızca istihdamın azalması değil; büyümenin meyvelerinin giderek daha dar bir kesimde toplanmasıdır. 

Bu yüzden bugün tartışmamız gereken mesele yapay zekânın insanlardan daha akıllı olup olmadığı değildir. Asıl mesele, yapay zekânın ürettiği değerin kime ait olacağıdır. Algoritmaların, veri merkezlerinin ve dijital altyapının mülkiyeti birkaç büyük şirketin elinde toplandıkça, üretimden doğan kazanç da aynı merkezlerde birikiyor. Teknoloji tarafsız olabilir; ancak teknolojinin ürettiği değerin paylaşımı hiçbir zaman tarafsız değildir.

Bunun sonuçlarını yalnızca ekonomik tablolarda değil, günlük hayatın içinde de görüyoruz. Çalışanlar daha uzun süre eğitim alıyor, daha fazla beceri edinmeye çalışıyor, sürekli kendilerini geliştirmeleri gerektiği söyleniyor. Buna rağmen ev sahibi olmak zorlaşıyor, gelir artışı enflasyonun gerisinde kalıyor, gelecek planları erteleniyor. İnsanlar daha çok çabalıyor ama pastadan daha küçük bir pay alıyor. Sorun bireysel performans eksikliği değil; pastanın paylaşılma biçiminin değişmesidir.

Belki de yaşadığımız çağın en büyük yanılgısı, teknolojik ilerlemeyi toplumsal ilerlemeyle aynı şey sanmamızdır. Oysa tarih bize bunun doğru olmadığını defalarca gösterdi. Bir toplum daha zengin olabilir ama daha adil olmayabilir. Şirketler daha verimli çalışabilir ama çalışanlar daha güvencesiz hâle gelebilir. Yapay zekâ insanlığın üretim kapasitesini olağanüstü artırabilir; fakat bu artışın meyveleri birkaç sermaye grubunda toplanıyorsa, geriye kalan çoğunluk için teknolojik devrim değil, ekonomik dışlanma anlamına gelir.

Önümüzdeki yıllarda tartışacağımız temel mesele yapay zekânın ne kadar gelişeceği olmayacak. O  gelişecek ama asıl tartışma, onun ürettiği zenginliğin nasıl paylaşılacağı olacak. Çünkü üretimin biçimi tarih boyunca defalarca değişti; değişmeyen tek soru ise hep aynı kaldı:

Üretilen değerden kim ne kadar pay alacak?

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

EtiketlendiEkonomi
Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanMetin Duyar
Takip et:
Orta Doğu siyaseti, insan hakları ve ekonomi-politik alanlarında çalışan akademik bir yazar olarak, toplumsal eşitsizliklerin yapısal nedenlerini irdeleyen metinler kaleme almaktadır. Yazılarında yalnızca güncel gelişmeleri değil, bu gelişmelerin tarihsel ve kuramsal arka planını da analiz eder. Devlet, yurttaşlık ve adalet kavramlarını ele alırken; baskı rejimlerinin ideolojik işleyişini ve insan haklarının nasıl ihlal edildiğini sorgulayan eleştirel bir bakış açısı sunar. Medya Günlüğü’ndeki yazılarında, okuyucuyu gündemin ötesine taşıyan bir düşünsel derinlik ve tutarlı bir perspektif hedeflenmektedir.
Önceki Makale Bugünkü köşe yazıları
Sonraki Makale NATO’nun dönüşümü, İttifak içi sorunlar ve Türkiye’ye etkileri

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

EditörKöşe Yazıları

Ankara’nın Libya’da gerçeklerle imtihanı

Aydın Sezer
13 Ağustos 2026
EditörKöşe Yazıları

Hastalık mı bağımlılık mı?

İlhan İlmenöz
13 Ağustos 2026
Köşe Yazıları

İgor’un “daça” maceraları

M. Hakkı Yazıcı
12 Ağustos 2026
EditörKöşe Yazıları

“El âlem”in penceresi

Erdal Çolak
12 Ağustos 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?