Çocukluğumuzdan beri bize aynı cümle söylendi: “Çalışırsan kazanırsın.” Bu, yalnızca bir öğüt değildi; modern ekonominin üzerine kurulduğu en güçlü toplumsal sözleşmeydi.
İnsanlar eğitim aldı, meslek edindi, uzun saatler çalıştı ve emeğin karşılığını alacaklarına inandı. Bugün ise bu sözleşme sessizce bozuluyor. İnsanlar eskisinden daha fazla çalışıyor olabilir ama ortaya çıkan zenginlikten aldıkları pay giderek küçülüyor. Buna karşılık sermaye hiç olmadığı kadar hızlı büyüyor.
Bu durum ilk bakışta geçici bir ekonomik dalgalanma gibi görünebilir. Oysa mesele bundan çok daha derin. Bloomberg’in bu yıl dikkat çektiği veriler, ABD’de milli gelirden ücret, maaş ve yan haklara ayrılan payın 1947’den bu yana ölçülen en düşük seviyeye indiğini gösteriyor. Üstelik bu tablo bir kriz döneminde değil; şirket kârlarının rekor kırdığı, borsaların yükseldiği ve ekonominin büyümeye devam ettiği bir dönemde ortaya çıktı. Aynı günlerde yayımlanan Oxfam raporu ise küresel milyarder servetinin tarihî zirveye ulaştığını ortaya koydu. Bir tarafta büyüyen servet, diğer tarafta küçülen emek payı… Aynı ekonomik sistem, aynı zaman dilimi, iki farklı sonuç.
Asıl soru şudur: Bu nasıl mümkün oluyor?
Uzun yıllar boyunca kapitalizm ile emek arasında görünmez bir denge vardı. Sermaye büyümek istiyorsa daha fazla üretmek, daha fazla üretmek için de daha fazla insana ihtiyaç duymak zorundaydı. Fabrikalar işçiler olmadan çalışamazdı. Yeni mağazalar yeni çalışanlar gerektirirdi. Üretim arttıkça istihdam da artar, ücretler yavaş da olsa yükselirdi. Bu denge kusursuz değildi; eşitsizlikler her zaman vardı. Ancak en azından sermaye ile emek birbirine muhtaçtı.
Bugün bu karşılıklı bağımlılık zayıflıyor.
Bir çağrı merkezinde çalışan bir insanı düşünelim. Yıllardır aynı işi yapıyor. Müşteriyle konuşuyor, sorun çözüyor, şirketin görünmeyen yüzünü temsil ediyor. Sonra bir gün yöneticisi ona şirketin “dijital dönüşüm” sürecine girdiğini söylüyor. Bu ifade kulağa modern ve olumlu geliyor. Oysa çoğu zaman anlamı çok basit: Artık onun yaptığı işi bir yapay zekâ sistemi daha düşük maliyetle yapabiliyor. Şirket açısından bu verimlilik artışı demek. Çalışan açısından ise gelir kaybı, belirsizlik ve yeniden iş arama süreci. Aynı gelişme yatırımcı için iyi haber olurken, emekçi için hayatın yeniden kurulması anlamına geliyor.
Tam da bu nedenle bugün yaşadığımız dönüşümü yalnızca teknolojiyle açıklamak eksik kalıyor. Teknoloji tarih boyunca üretkenliği artırdı. Buhar makinesi de artırdı, elektrik de, bilgisayar da. Fakat bu kez farklı olan, üretkenliğin artmasının daha fazla insan çalıştırmayı gerektirmemesi. Hatta birçok sektörde tam tersine, daha az insanla daha büyük ekonomik değer üretilebiliyor.
Bunun örneklerini artık istisna olarak görmüyoruz. Milyarlarca dolarlık şirketler geçmişe göre çok daha az çalışanla faaliyet gösterebiliyor. Yeni kurulan girişimlerin önemli bir bölümü tek kişi tarafından yönetiliyor. Yapay zekâ destekli yazılımlar, muhasebeden müşteri hizmetlerine, yazılım geliştirmeden içerik üretimine kadar beyaz yakalı işlerin önemli bir kısmını dönüştürüyor. Teknoloji büyümeyi hızlandırırken istihdam aynı hızla büyümüyor. Ekonomistler bu olguyu “istihdamsız büyüme” olarak tanımlıyor. Oysa burada yaşanan yalnızca istihdamın azalması değil; büyümenin meyvelerinin giderek daha dar bir kesimde toplanmasıdır.
Bu yüzden bugün tartışmamız gereken mesele yapay zekânın insanlardan daha akıllı olup olmadığı değildir. Asıl mesele, yapay zekânın ürettiği değerin kime ait olacağıdır. Algoritmaların, veri merkezlerinin ve dijital altyapının mülkiyeti birkaç büyük şirketin elinde toplandıkça, üretimden doğan kazanç da aynı merkezlerde birikiyor. Teknoloji tarafsız olabilir; ancak teknolojinin ürettiği değerin paylaşımı hiçbir zaman tarafsız değildir.
Bunun sonuçlarını yalnızca ekonomik tablolarda değil, günlük hayatın içinde de görüyoruz. Çalışanlar daha uzun süre eğitim alıyor, daha fazla beceri edinmeye çalışıyor, sürekli kendilerini geliştirmeleri gerektiği söyleniyor. Buna rağmen ev sahibi olmak zorlaşıyor, gelir artışı enflasyonun gerisinde kalıyor, gelecek planları erteleniyor. İnsanlar daha çok çabalıyor ama pastadan daha küçük bir pay alıyor. Sorun bireysel performans eksikliği değil; pastanın paylaşılma biçiminin değişmesidir.
Belki de yaşadığımız çağın en büyük yanılgısı, teknolojik ilerlemeyi toplumsal ilerlemeyle aynı şey sanmamızdır. Oysa tarih bize bunun doğru olmadığını defalarca gösterdi. Bir toplum daha zengin olabilir ama daha adil olmayabilir. Şirketler daha verimli çalışabilir ama çalışanlar daha güvencesiz hâle gelebilir. Yapay zekâ insanlığın üretim kapasitesini olağanüstü artırabilir; fakat bu artışın meyveleri birkaç sermaye grubunda toplanıyorsa, geriye kalan çoğunluk için teknolojik devrim değil, ekonomik dışlanma anlamına gelir.
Önümüzdeki yıllarda tartışacağımız temel mesele yapay zekânın ne kadar gelişeceği olmayacak. O gelişecek ama asıl tartışma, onun ürettiği zenginliğin nasıl paylaşılacağı olacak. Çünkü üretimin biçimi tarih boyunca defalarca değişti; değişmeyen tek soru ise hep aynı kaldı:
Üretilen değerden kim ne kadar pay alacak?
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
