İnsan artık dünyada “bulunmuyor”; dünyaya bırakılıyor. Ne tam anlamıyla yaşayan bir özne ne de yalnızca pasif bir nesne…
Daha çok, kendi varlığının kıyısında bekleyen bir tanık gibi. Ekranların ışığı, hızın sürekliliği, bitmeyen bildirimler ve kesintisiz akış içinde insan, kendine ait bir merkezden yavaşça uzaklaşıyor.
Çağımızda hiçbir şey yerinde durmuyor. Her şey akıyor, yenileniyor, değişiyor; fakat bu değişimin içinde derin bir sabitlik yok, yalnızca sürekli bir hareket var. Değerlerin çöküşü, artık sessiz bir arka plan değil, gündelik hayatın kendisi haline gelmiş durumda. Eskiden anlamı kuran dayanaklar hakikat, Tanrı, din, amaç, ilerleme yerini sürekli üretilen ve hızla tüketilen görüntülere bırakmış durumda. Artık hiçbir şey “temel” değil; her şey geçici bir akış.
Bu akışın içinde insan anonim varoluş biçiminin içine daha görünmez bir şekilde çekiliyor. Kim olduğu sorusu, “herkes gibi” olma hâlinde çözülüyor. Düşünmek bile kişisel bir edim olmaktan çıkıp, dolaşıma sokulmuş kalıpların yeniden üretimine dönüşüyor. İnsan, kendi varlığını kurmak yerine, kendisine sunulan varlık ihtimallerini tüketiyor.
Değerler yeniden kurulmaz; sürekli güncellenir. Ama bu güncellenme bir yaratım değil, bir tüketim hızıdır. Her yeni anlam doğar doğmaz eskir; her yeni yön belirir belirmez yönsüzleşir. Anlam, artık bir kök değil; bir bildirim gibidir.
İnsan yalnızca varlığı unutmaz; unutmanın kendisini de unutmaya başlar. Sorular kaybolur çünkü soruyu mümkün kılan sessizlik tamamen dolmuştur. Gürültü, düşünmenin yerini almıştır. Düşünmek artık bir durma biçimi değil, bir tepki hızıdır.
Bu gürültü içinde insan, sürekli bir “kendini gerçekleştirme” çağrısı duyar. Fakat bu çağrı, varlığı açan bir çağrı değildir; bir modele uyma zorunluluğudur. İnsan kendi olma ihtimalini değil, uygun olma baskısını taşır. Böylece varoluş, bir açıklık değil, bir uyum meselesine dönüşür.
Tuhaf bir kırılma vardır: Bütün bu hızın içinde varlık geri çekilir. Varlık çoğu zaman görünerek değil, geri çekilerek kendini gösterir. Bugünün dünyasında bu çekilme daha sert hissedilir; gerçekten insan neye baktığını sanıyorsa, aslında ondan daha da uzaklaşmaktadır. Her açıklık, aynı zamanda bir gizlenme hâline gelir.
İşte bu yüzden modern insanın yalnızlığı basit bir yalnızlık değildir. Bu, varlıkla kurulamayan ilişkinin boşluğudur. İnsan kalabalıklar içinde değildir yalnız; anlamın dağılmışlığında, yönün kaybolmuşluğunda, kendi sesinin silinmesinde yalnızdır. Yan yana olma artmış, fakat birlikte var olma imkânı daralmıştır.
Modern hayatın yüzeyinde ise daha gündelik bir anlatı sürer. İnsan sürekli meşguldür; yetişmeye çalışır, üretir, tüketir, paylaşır. Sabahın erken saatlerinden geceye kadar uzanan bu döngü, varoluşu düşünmeye izin vermez. Eskiden insan emeğiyle dünya arasında görünür bir bağ kurardı; şimdi ise sayılarla, verilerle, performans ölçümleriyle çevrili bir soyutluk içinde yaşar. Akşam olduğunda geriye kalan şey üretimin anlamı değil, yalnızca yorgunluğudur.
Bu yüzden çağımızın en sessiz duygusu mutsuzluk değil, anlamsızlıktır. Mutsuzluk hâlâ bir şeye bağlıdır; ama anlamsızlık hiçbir şeye bağlanamaz. İnsan sabah uyanır, görevlerini yerine getirir, konuşur, tüketir, görünür olur ve günü kapatır; fakat bütün bu hareketlerin neden yapıldığını açıklayamaz.
Belki de bu yüzden modern toplum, hiç olmadığı kadar çok eğlence üretmesine rağmen hiç olmadığı kadar huzursuzdur. İnsanlara sürekli mutlu olmaları gerektiği söylenir; fakat bu mutluluk, bir deneyim değil, bir zorunluluk haline gelir. Daha çok satın almak, daha çok görünmek, daha çok “eksikliği tamamlamak”… Oysa eksiklik hiçbir zaman kapanmaz; sadece biçim değiştirir.
Dijital çağın en görünmez şiddeti de burada belirir. İnsanlara zincir vurulmaz; onlara özgür oldukları söylenir. Fakat bu özgürlüğün yönü önceden çizilmiştir. Ne isteneceği, neye öfkeleneceği, neye sevineceği büyük ölçüde belirlenmiştir. İnsan seçim yaptığını düşünürken, aslında önceden tasarlanmış ihtimaller arasında dolaşır.
Bu nedenle günümüz insanı, geçmiş çağların insanından farklı bir yalnızlık yaşar. Eskiden yalnızlık bir mekânın boşluğuydu; şimdi ise varoluşun içinde bir taşkınlıktır. İnsanlar hiç olmadığı kadar bağlıdır ama hiç olmadığı kadar kopuktur. Bir ekranın altında yüzlerce ses vardır, fakat çoğu zaman hiçbir ses gerçekten insana dönüşmez.
Böyle bir dünyada kaçma arzusu kaçınılmazdır. İnsan, sürekli performansın baskısından, hızın zorunluluğundan, görünür olma mecburiyetinden uzaklaşmak ister. Sessiz bir alan, yavaş bir zaman, hiçbir şeyin talep edilmediği bir hayat düşler.
İnsanın asıl trajedisi ölüm değildir. Asıl trajedi, yaşamın neden yaşanmaya değer olduğunu unutmasıdır. Bir gün, kendi hayatını yaşadığını sanırken aslında sadece onun içinden geçtiğini fark etmesidir. Kendisine ait sandığı ömrün büyük kısmının, başkalarının beklentileri ve sistemin ritmiyle şekillendiğini görmesidir.
Gerçeğin gürültüsünde kaybolan insan, aslında dünyayı değil, kendi hakikatini arar. Belki de ihtiyaç duyduğu şey yeni bir hayat değil; aynı hayatı farklı bir bilinçle görebilmektir. İnsan bazen özgürlüğü yeni yollar açmakta değil, kendisine dayatılan yolların hakikatini sorgulamakta bulur.
İnsan dünyayı terk etmek istemez. İnsan, dünyanın içinde biriken gürültüyü, rolleri, korkuları ve hızın ağırlığını terk etmek ister. En derin kaçış arzusu, bir yerden başka bir yere gitmek değil; sonunda kendine dönebilme ihtimalidir. Düşünmek, hâlâ mümkünse, bu gürültünün içinden bir anlığına çekilip varlığın sessizliğini yeniden duyabilmektir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
