Uluslararası ilişkilerde “barış” kelimesi, çoğu zaman sahadaki çaresizlikleri ve tıkanmışlıkları örtmek için de kullanılan şık bir diplomatik şemsiyedir.
Şu sıralar Washington ve Tahran hattından gelen, Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlandığı söylenen, hatta tarih verilerek kamuoyuna “büyük bir barış anlaşması” olarak sunulan taslak metinlere de tam olarak bu şüpheci pencereden bakmak zorundayız. Karşımızda Trump yönetiminin adeta bir zafer edasıyla pazarlamaya çalıştığı bir mutabakat muhtırası var. İsviçre’de atılacak imzalar, Hürmüz Boğazı’nın ticarete açılması, yaptırımların gevşetilmesi gibi başlıklar havada uçuşuyor. Ancak diplomasi masasının örtüsünü biraz kaldırdığınızda, ortada yapısal bir barıştan ziyade, “gerilimi kontrollü düşürme” ve “nefes alma” ihtiyacından doğan geçici bir fren sistemi olduğunu görüyoruz.
Ortadaki metin bir barış anlaşması değil; her iki tarafın da birbirine zerre kadar güvenmediğinin kâğıda dökülmüş halidir. Karşımızda, Washington’ın gerilimi kontrollü biçimde düşürme, Tahran’ın ise nefes alma ihtiyacından doğan bir çerçeve mutabakatı duruyor. Bu ikisi aynı şey değil. Birincisi, tarafların hedeflerinin örtüşmesi gerekiyor; ikincisi yalnızca tarafların aynı anda daha büyük bir savaşı göze alamamasını anlatıyor. Bugün sahada olan, ikincisidir.
Önce meselenin öznesine, yani İran rejimine yakından bakalım. Ana akım Batı medyasında ve Washington elitlerinde, özellikle Şubat 2026’da başlayan ABD-İsrail ortak operasyonları ve Hamaney’in öldürülerek yerine oğlu Mücteba Hamaney’in geçmesinin ardından sürekli bir “rejim değişti” veya “değişiyor” anlatısı pompalandı. Oysa sahada ve devletin kurumsal işleyişinde durum hiç de öyle değil. İran’da rejimin temel iskeleti değişmedi. Devrim Muhafızları, Anayasa Koruyucular Konseyi ve Uzmanlar Meclisi yerli yerinde duruyor. Üstelik savaş sürecinde güvenlik aygıtının gücünü daha da tahkim ettiğini görüyoruz.
Peki ne değişti?
Rejimin niteliği aynı kaldı ancak rejimin “oyunu oynama biçimi” ve stratejik aklı değişti. Karşımızda artık devrim ihraç etmeye çalışan, ideolojik bir proje devleti yok. Karşımızda, hayatta kalma refleksini her türlü ideolojinin ve retoriğin önüne koymuş, ağır ekonomik krizin ve savaş yorgunluğunun altında ezilmemek için pragmatizme sarılan savunmacı bir güvenlik aygıtı var. Bu bir devrimsel dönüşüm değil; yaptırımlar, riyalin çöküşü, içerideki halk protestoları ve askerî kapasite erozyonu karşısında mecburi bir yönetsel evrimdir. Eğer rejimin değişmesinden bu kastediliyorsa, itiraz etmeyi gereksiz bulurum.
Tam da bu nedenle masaya gelen “anlaşma” maddeleri, kalıcı bir husumetin bitişini değil, zoraki bir ateşkesin uzatılmasını tarif ediyor. İran tarafından sızdırılan 14 maddelik taslağa baktığımızda, paketin tamamen İran’ın ekonomik can damarlarını açmaya odaklandığını görüyoruz. Deniz ablukasının kaldırılması, dondurulmuş fonların ilk etapta bir kısmının serbest bırakılması, petrol yaptırımlarının askıya alınması ve ABD’nin müttefikleriyle birlikte 300 milyar dolarlık bir yeniden yapılandırma planı sunma vaadi… Bunlar İran için kelimenin tam anlamıyla “hayat öpücüğü” niteliğindedir.
Buna karşılık ABD ne alıyor?
Hürmüz Boğazı’nın deniz trafiğine açılması ve İran’ın uranyum zenginleştirmeyi durdurarak mevcut kapasitede kalması hedefleniyor. Nükleer program konusunda 60 günlük bir ek müzakere süreci öngörülüyor. İşte burada, metnin barış değil, bir “çatışma yönetimi” olduğu gerçeği tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor: Anlaşma metninde İran’ın füze programından tek bir kelime bile bahsedilmiyor.
Daha da önemlisi, İran’ın bölgedeki vekil güçlerine verdiği desteğin kesilmesi konusu şimdilik müzakere masasının tamamen dışına itilmiş durumda. Yani Tahran, bölgedeki asıl stratejik kozlarına dokundurmadan, sırf nükleer vitesi boşa aldı diye ekonomisini ipten almaya çalışıyor.
Bu tabloyu okurken, meselenin tartışılan “Venezuela tipi” modele doğru evrildiğini görmek zor değil. Rejim yerinde kalacak, nükleer alanda Washington’ın koyduğu “kırmızı çizgiler” içinde hareket edecek ama karşılığında petrol satıp ayakta kalabilecek. Washington ise “Körfez’i güvene aldım, nükleeri dondurdum” diyerek bunu iç siyasette dev bir dış politika zaferi olarak satacak.
Oysa sahada gerçeklik bambaşka akıyor. Masada bu kâğıtlar dolaşırken, cephelerde füzeler konuşmaya devam ediyor. Taraflar bir yandan diplomasi mekanizmasını işletirken, diğer yandan sahada misilleme yapıyorlar. Bu da meselenin “kâğıt üzerinde” kaldığını, tarafların birbirlerini sahada test etmeyi sürdürdüklerini gösteriyor. ABD, İran’ın stratejik otonomisinden ve bölgesel yayılmacılığından vazgeçmediğini biliyor. İran ise ABD’nin asıl niyetinin kendisini çevrelemek olduğunu, bu sebeple Çin ve Rusya eksenine ekonomik/stratejik olarak daha fazla yaslanması gerektiğini gayet net okuyor.
Sonuç olarak; İran, Batı ile ilişkilerde “düşmanlık içinde kontrollü iş birliği” diyebileceğimiz yapısal bir pragmatizm dönemine girmiştir. Ortada bir barış, bir normalleşme veya kalıcı bir uzlaşı yoktur. Olsa olsa, her iki tarafın da şimdilik daha büyük ve yıkıcı bir savaşı göze alamadığı için bastığı bir geçici fren vardır. Kimse barış yapmıyor; sadece diplomasi maskesi altında sahayı yeniden kurgulamak, hasarlarını onarmak ve bir sonraki büyük raund için zaman kazanmakla meşguller.
Ayrıca, hâlâ İsrail aynı İsrail, Netanyahu da aynı Netanyahu’dur.
Verilen mola ile maçın bittiğini sanmak ise, jeopolitik aklın değil, iyi niyetin yanılgısıdır.
İlgili haber:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
