Akkuyu Nükleer Güç Santrali üzerine yürüyen tartışma, uzun zamandır iki dar kalıba sıkıştırılıyor: “Nükleer enerjiye evet” ya da “nükleer enerjiye hayır.”
Oysa mesele bundan çok daha kapsamlıdır. Tartışılması gereken, Türkiye’nin nükleer enerjiye sahip olup olmaması değil; nükleer enerjiye hangi maliyetle, hangi hukukî çerçeveyle, kimlerle ortaklık kurarak ve hangi stratejik sonuçları göze alarak sahip olduğudur.
Türkiye enerji bakımından dışa bağımlı bir ülkedir. Doğal gazda Rusya, İran ve Azerbaycan; petrolde ise başta Rusya olmak üzere dış kaynaklar belirleyicidir. LNG ithalatında çeşitlenme sağlanmış, yenilenebilir enerji yatırımları artmış, Karadeniz doğal gazı gibi başlıklarda yüksek beklentiler yaratılmıştır. Buna rağmen Türkiye’nin temel sorunu değişmemiştir: Sürekliliği olan, yüksek kapasiteli ve ekonomik açıdan öngörülebilir enerji arzı.
Güneş ve rüzgâr enerjisi elbette vazgeçilmezdir; ancak bunlar kesintili kaynaklardır. Hidroelektrik santraller ise iklim koşullarına ve su rejimine bağlıdır. Bu nedenle Türkiye, yıllardır enerji sepetine nükleeri de eklemek istemektedir. Akkuyu, bu arayışın son halkasıdır; fakat aynı zamanda Türkiye’nin enerji güvenliği, Rusya ile ilişkileri, finansman kapasitesi ve egemenlik alanı bakımından en tartışmalı projesidir.
Türkiye nükleer santral fikrini yeni keşfetmiş değildir. Yaklaşık yarım yüzyıldır farklı hükümetler bu hedefin peşinden gitmiştir. Ancak Batılı firmalarla yapılan girişimler; finansman, kredi, mali fizibilite, yerli ortaklık eksikliği ve Türkiye riskine ilişkin değerlendirmeler nedeniyle sonuç vermemiştir. 2008 ihalesinde de Rus Rosatom dışındaki firmaların teklif sürecinden çekilmesi, Türkiye’nin tercih alanını fiilen daraltmıştır.
İhalenin yargı kararıyla iptal edilmesinin ardından Ankara bu kez Rusya ile doğrudan, devletler arası bir anlaşma imzaladı. 12 Mayıs 2010 tarihli anlaşma, kısa süre sonra TBMM’nin onayından geçti. Ardından Akkuyu Nükleer AŞ kuruldu. Böylece proje klasik bir kamu yatırımı ya da ortak girişim olmaktan çıktı; Rusya’nın finansman sağladığı, inşa ettiği, sahip olduğu ve işleteceği bir modele dönüştü.
Bu modelin adı “yap-sahip ol-işlet”tir.
Türkiye açısından ilk bakışta cazip görünen tarafı şudur: Devlet, 20 milyar doları aşan büyüklükteki yatırımı doğrudan bütçesinden finanse etmemektedir. Ancak bunun karşılığında Türkiye, ilk iki ünitedeki üretimin yüzde 70’i ile üçüncü ve dördüncü ünitedeki üretimin yüzde 30’u için 15 yıl süreli alım garantisi vermektedir. Sözleşmede belirlenen fiyat kilovatsaat başına ortalama 12,35 ABD senti + KDV olarak açıklanmıştır.
Bu fiyatın değerlendirilmesi, projenin imzalandığı dönemin piyasa şartları ile bugünün şartları birbirinden ayrılarak yapılmalıdır. 2010 yılında enerji fiyatları, finansman maliyetleri ve yenilenebilir kaynakların birim üretim maliyetleri bugünkünden farklıydı. Ancak bugün rüzgâr ve güneş enerjisinden daha düşük maliyetlerle elektrik üretilebildiği bir ortamda, 12,35 sentlik sabit alım garantisi de ciddi bir tartışma konusudur.
Burada kolaycı bir hesapla “Türkiye zarar ediyor” demek de yeterli değildir. Çünkü Türkiye bu yatırımı kendi bütçesiyle yapabilecek mali imkâna sahip olsaydı, farklı bir maliyet hesabı yapılabilirdi. Ancak Türkiye’nin böyle bir finansman kapasitesi bulunmadığı için, alım garantisi bir bakıma yatırımın finansman bedeli olarak ortaya çıkmıştır. Yine de bu durum, verilen fiyat garantisinin ve kamuya yüklenebilecek maliyetlerin sorgulanmasına engel değildir.
Akkuyu’nun en kritik yönlerinden biri, ortaklık yapısıdır. Anlaşma, Rus tarafının payının yüzde 51’in altına düşmemesini öngörürken, yüzde 49’a kadar Türk ortaklığının mümkün olabileceği bir çerçeve çizmişti. Buna rağmen aradan geçen yıllarda Türkiye ne güçlü bir kamu kuruluşunu ne de mali ve kurumsal kapasitesi tartışma dışı bir özel sektör yatırımcısını projeye ortak edebildi.
Bugün Akkuyu Nükleer AŞ, Türk hukukuna göre kurulmuş bir şirket olmakla birlikte yüzde 100 Rus sermayesiyle faaliyet gösteren bir yapı görünümündedir.
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Türkiye, Rusya’dan doğal gaz ithalatını azaltmak amacıyla nükleer elektriğe yönelirken, enerji alanında Rusya’ya yeni ve daha uzun vadeli bir bağımlılık kanalı mı açmaktadır?
Bu soruya mutlak bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek doğru olmaz. Akkuyu devreye girdiğinde doğal gazla elektrik üretme ihtiyacını belirli ölçüde azaltabilir; dolayısıyla Rusya’dan doğal gaz ithalatının enerji üretimindeki payını düşürebilir. Bu açıdan bakıldığında Akkuyu, boru hatlarına dayalı enerji arzının bir yedeği olarak değerlendirilebilir.
Ancak diğer taraftan nükleer yakıtın temini, atık yönetimi, bakım, işletme, teknik kadro, güvenlik ve teknoloji alanlarında Rusya merkezli bir bağımlılık ilişkisi oluşacaktır. Nükleer santral, doğal gaz kontratlarından daha uzun ömürlü bir stratejik varlıktır. Bir doğal gaz anlaşması yenilenmeyebilir; fakat nükleer santral 80 yıl, hatta ömrü uzatılırsa daha uzun süre ülkenin enerji altyapısının parçası olarak kalır.
Bu nedenle Akkuyu, yalnızca enerji üretimi üzerinden değil, Türkiye’nin karar alma kapasitesi üzerinden de değerlendirilmelidir.
Yıllardır dikkat çektiğim meselelerden biri, Akkuyu’nun nükleer karşıtlığı ya da nükleer yandaşlığı ikiliğine sıkıştırılmasıdır. Nükleer enerjiye ilkesel olarak karşı olmak başka şeydir; yapılan anlaşmanın mali, hukukî ve siyasî sonuçlarını sorgulamak başka bir şey. Türkiye’de bu iki alan çoğu zaman birbirine karıştırıldı. Çevre, deprem, atık ve güvenlik riskleri kuşkusuz önemlidir. Ancak proje anlaşmasının içeriği, sonradan tanınan ayrıcalıklar, teşvikler, ticari imkânlar ve denetim mekanizmaları da aynı ölçüde önem taşımaktadır.
Örneğin Akkuyu’ya TBMM onayından sonra verilen “stratejik yatırım” statüsü yalnızca sembolik bir tanım değildir; çeşitli teşvik, vergi ve düzenleme imkânları anlamına gelir. Bu statünün hangi aşamada, hangi hukukî gerekçeyle ve hangi kapsamda verildiği kamuoyu açısından açık biçimde tartışılmalıdır. Bu konu mutlaka TBMM onayına sunulmalıdır. Çünkü bu proje sıradan bir yabancı sermaye yatırımı değildir. Türkiye’nin enerji sistemi, dış politikası ve Akdeniz’deki stratejik dengeleri üzerinde etkisi olacak çok uzun vadeli bir yapıdır.
Liman meselesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Nükleer tesisin kendi lojistik ihtiyaçları için bir limana sahip olması teknik olarak anlaşılabilir bir durumdur. Zaten, bu konu Anlaşmada akpsanmıştır. Fakat limanın nükleer tesis ihtiyaçlarının ötesinde ticari depolama, antrepoculuk veya konteyner taşımacılığı gibi işlevler kazanması, konuyu bambaşka bir boyuta taşır. Mersin ve Doğu Akdeniz, yalnızca ticari bakımdan değil, askerî ve jeopolitik bakımdan da stratejik alanlardır.
Rusya’nın Suriye’deki askerî varlığı, Doğu Akdeniz’deki deniz gücü, Karadeniz’de devam eden rekabet, Kıbrıs çevresindeki enerji arayışları ve Fransa ile ABD’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile geliştirdiği savunma ilişkileri birlikte düşünüldüğünde, Akkuyu çevresinde oluşabilecek her yeni lojistik ve teknik kapasite daha hassas hâle gelir.
Bu durum “Akkuyu Rusya toprağıdır” gibi hukuken yanlış ve siyaseten kolaycı ifadelerle açıklanamaz. Akkuyu Türkiye Cumhuriyeti sınırları içindedir; Türkiye’nin egemenliği altındadır. Ancak esas mesele, egemenliğin fiilî olarak ne ölçüde kullanılabildiğidir. Denetim, bilgiye erişim, teknik yetkinlik, güvenlik prosedürleri ve idarî karar alma bakımından Türk kurumlarının kapasitesi ne olacaktır? Kamuoyunun yanıt beklediği soru budur.
Nükleer santral konusunda teknoloji transferi de hayati önemdedir. Eğer Türkiye yalnızca elektrik satın alan, nükleer yakıt ve işletme süreçlerinde dışarıya bağımlı kalan bir ülke olursa, bu proje teknoloji kazanımı sağlamaz; yalnızca uzun vadeli elektrik tedariki sağlar. Oysa nükleer enerji hedefinin gerekçesi, enerji üretiminin yanında mühendislik, insan kaynağı, bilimsel kapasite ve teknoloji birikimi yaratmak olmalıdır.
Türkiye’nin nükleer mühendis yetiştirmesi, düzenleyici kurumlarını güçlendirmesi, bağımsız denetim altyapısını oluşturması ve stratejik kararları yalnızca şirketlerin ya da ikili siyasi ilişkilerin inisiyatifine bırakmaması gerekir. Nükleer güvenlik, sadece tesisin çevresine konulacak güvenlik çemberiyle sağlanmaz; güçlü kamu kurumları, açık hukukî mekanizmalar ve nitelikli insan kaynağı gerektirir.
Akkuyu aynı zamanda Türkiye-Rusya ilişkilerinin niteliğini de göstermektedir. Ankara ile Moskova arasındaki ilişki; dostluk, ittifak veya karşıtlık gibi basit kavramlarla açıklanamaz. Suriye’de zaman zaman karşı karşıya gelen, Karadeniz’de farklı hesapları olan, Kafkasya’da rekabet eden; fakat enerji, turizm, ticaret ve savunma alanlarında iş birliğini sürdüren iki ülkeden söz ediyoruz.
Türkiye’nin NATO üyesi olması ve Batı kurumlarıyla bağlarını koruması, Rusya ile stratejik ekonomik ilişki kurmasına engel değildir. Ancak bu ilişkilerin dengesi önemlidir. Bir ülkeyle ticaret yapmak başka, enerji altyapısının kritik bölümlerini o ülkenin sermayesine, teknolojisine ve işletmesine uzun yıllar boyunca bağlamak başka bir şeydir.
Akkuyu, işte bu ayrımın en görünür örneğidir
Nükleer santral bir hükümet projesi değildir; nesiller boyu sürecek bir devlet meselesidir. Bu nedenle Akkuyu’nun gerçek bilançosu, ilk ünitenin devreye girmesiyle değil; Türkiye’nin bu projede ne kadar söz sahibi, ne kadar denetleyici ve ne kadar bağımsız olabildiğiyle anlaşılacaktır. Özellikle de, bir dönem Akkuyu’da yönetim kurulu üyesi olarak görev yapan siyasi kişiliği de olan Türkiye cumhuriyeti vatandaşının Akkuyu A.Ş. ile mahkemelik olduğu düşünüldüğünde…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
