Modern toplumun en güçlü inançlarından biri, insanın kendi hayatının başlıca sorumlusu olduğudur.
Bu düşüncenin özgürleştirici bir tarafı vardır; kişiye irade, hareket alanı ve değişim ihtimali verir. Fakat aynı düşünce, toplumsal koşullar görünmez hale getirildiğinde ağır bir cezalandırma aracına da dönüşebilir. Bugün bir insan işsiz kaldığında, borç içinde yaşadığında, ev sahibi olamadığında ya da yıllarca eğitim görmesine rağmen güvenceli bir hayat kuramadığında karşısına çoğu zaman aynı açıklama çıkar: Yeterince çalışmadın, doğru kararları vermedin, kendini geliştiremedin, risk almadın. Böylece başarısızlık, ekonomik düzenin ürettiği sonuçlardan biri olmaktan çıkarılıp kişinin karakterine yazılır. Sistem geri çekilir, birey suç mahallinde tek başına bırakılır.
Bu dönüşüm tesadüfi değildir. Kapitalizm yalnızca başarı hikâyeleri üretmez; başarısızlığın nasıl yorumlanacağını da belirler. Başarılı olanın çalışkan, cesur ve yetenekli; başarısız olanın ise tembel, kararsız ya da yetersiz olduğuna dair anlatı, sınıfsal eşitsizlikleri doğal farklılıklar gibi gösterir. Oysa insanlar hayata aynı noktadan başlamaz. Bazıları mülk, eğitim, ilişki ağı ve aile sermayesiyle yola çıkar; bazıları daha çocuklukta yoksulluğun, borcun ve güvencesizliğin sınırları içine yerleşir. Yarış aynıymış gibi görünür, fakat başlangıç çizgileri birbirinden çok uzaktadır. Buna rağmen sonuca bakılıp yalnızca bireyin çabası ölçülür. Belki de meritokrasi anlatısının en güçlü yanı burada ortaya çıkar: Eşitsizliği inkâr etmez, onu hak edilmiş bir sonuç gibi sunar.
Marx’ın sınıf çözümlemesi tam da bu nedenle hâlâ önemlidir. Marx için yoksulluk, işsizlik ya da güvencesizlik bireylerin kişisel kusurlarından doğmaz; üretim araçlarının mülkiyetiyle emek arasındaki yapısal ilişkiden kaynaklanır. Kapitalist üretim düzeninde işçi, yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorundadır; sermaye sahibi ise bu emeğin yarattığı değerin bir bölümüne el koyarak birikimini büyütür. Bu ilişki içinde başarı yalnızca yetenekle açıklanamaz, çünkü başlangıçta kimin sermayeye, kimin yalnızca emeğine sahip olduğu belirleyicidir. Yine de modern ideoloji bu yapısal farkı geri plana iter ve sınıfsal konumu kişisel performansın sonucuymuş gibi anlatır. Böylece sömürü görünmezleşirken, insan kendi yoksulluğunun sorumlusu olduğuna ikna edilir.
Neoliberal dönemin belki de en kalıcı başarısı, bu düşünceyi gündelik hayatın doğal dili haline getirmesidir. İnsan artık yalnızca çalışmakla yükümlü değildir; kendisini sürekli geliştirmek, yeniden eğitmek, görünür kılmak, kişisel markasını oluşturmak ve piyasanın değişen taleplerine uyum sağlamak zorundadır. İş bulamıyorsa yeni beceriler edinmelidir, ücret düşükse daha girişimci olmalıdır, tükenmiş hissediyorsa zamanını daha iyi yönetmelidir. Ekonomik yapının yarattığı sorunlar kişisel gelişim programlarına çevrilirken, düzenin kendisi tartışmanın dışına çıkar. İşsizlik toplumsal bir mesele olmaktan çok öz geçmiş sorunu, yoksulluk gelir dağılımı sorunu olmaktan çok finansal okuryazarlık eksikliği, tükenmişlik ise çalışma koşullarının sonucu olmaktan çok nefes egzersizi ihtiyacı gibi sunulur.
Burada insanın kendi hayatıyla kurduğu ilişki de değişmeye başlar. Başarısızlık artık yalnızca ekonomik kayıp değildir; ahlaki bir eksiklik gibi hissedilir. İşini kaybeden kişi yalnızca gelirini kaybetmez, kendine duyduğu saygının bir bölümünü de kaybeder. Borcunu ödeyemeyen insan yalnızca mali baskı yaşamaz, sanki doğru bir hayat kuramamış olmanın utancını da taşır. Çünkü toplum sürekli olarak başarıyı karakterin kanıtı, başarısızlığı ise kişisel kusurun ifadesi olarak öğretir. Bu nedenle modern insan çoğu zaman sisteme öfkelenmeden önce kendisini yargılar. Başka türlü söylemek gerekirse, dışarıdaki patronun yerini içerideki yargıç almaya başlar.
Gramsci’nin hegemonya kavramı bu süreci anlamak için hâlâ güçlü bir araçtır. Egemenlik yalnızca zor kullanarak kurulmaz; insanların dünyayı egemenlerin diliyle anlaması sağlandığında çok daha kalıcı hale gelir. Kapitalist düzenin sürekliliği de yalnızca polis, hukuk ya da mülkiyet ilişkileriyle açıklanamaz. İnsanların başarıyı bireysel, başarısızlığı kişisel ve eşitsizliği doğal kabul etmesi gerekir. Bu kabul oluştuğunda, geniş toplum kesimleri kendi deneyimlerini sınıfsal ilişkiler üzerinden değil, kişisel yeterlilik üzerinden değerlendirmeye başlar. İtirazın yönü yukarıya değil, içeriye döner. İnsanlar düzeni değiştirmek yerine kendilerini düzeltmeye çalışır.
Böyle bir ideolojik ortamda dayanışma da zayıflar. Herkes kendi hayatının işletmecisine dönüştüğünde, başkasının başarısızlığı ortak bir sorunun işareti değil, kötü yönetilmiş bir hayatın sonucu gibi görünür. İşsiz kalan komşu, düşük ücret alan öğretmen, borç içindeki esnaf ya da geçinemeyen emekli aynı yapısal düzenin farklı yüzleri olarak görülmez; ayrı ayrı kişisel hikâyelere dönüştürülür. Oysa aynı anda milyonlarca insan benzer sorunları yaşıyorsa, ortada kişisel tercihlerle açıklanamayacak kadar büyük bir düzen vardır. Bireysel anlatıların toplamı bazen sınıfsal bir gerçeği gizler.
Türkiye’de bu durum son yıllarda daha görünür hale geldi. Yüksek enflasyon, konut maliyetleri, ücretlerin erimesi ve güvencesiz çalışma, geniş kesimlerin yaşamını zorlaştırırken başarı söylemi daha da sertleşti. Gençlere daha fazla eğitim almaları, daha fazla yabancı dil öğrenmeleri, daha fazla sertifika toplamaları ve daha girişimci olmaları öğütleniyor. Fakat bütün bu çabaya rağmen barınma, bağımsız yaşama ve gelecek kurma imkânı daralıyor. Buradaki çelişki açıktır: Sistem bireyden sürekli daha fazla nitelik talep ederken, bu niteliklerin karşılığında daha güvenli bir hayat sunmuyor. İnsanlar daha donanımlı hale geliyor, fakat daha güvenceli hale gelmiyor. Sonra da ortaya çıkan kırılganlık yine onların kişisel eksikliği gibi anlatılıyor.
Başarısızlığın bireyselleştirilmesi yalnızca ekonomik düzeni korumaz; siyasal alanı da daraltır. Çünkü yoksulluğu kendi hatası olarak gören insan, toplumsal değişim talep etmekte zorlanır. İşsizliği beceri eksikliği, düşük ücreti pazarlık yetersizliği, borcu kötü bütçe yönetimi olarak yorumladığında, ortak mücadele fikri zayıflar. Sınıfsal sorunlar teknik tavsiyelere, siyasal çatışmalar kişisel stratejilere dönüşür. Böylece düzen, kendisine yönelmesi gereken eleştiriyi bireylerin iç dünyasına dağıtır.
Belki de modern kapitalizmin en güçlü savunma mekanizması budur. İnsanlara yalnızca başarı vaat etmez; başarısızlığın bütün yükünü de onların omuzlarına bırakır. Başarı gerçekleştiğinde sistem kendisini doğrular, gerçekleşmediğinde birey suçlanır. Bu denklem içinde düzen hiçbir zaman kaybetmez. Zengin olan yetenekli, yoksul kalan yetersiz, yükselen cesur, geride kalan isteksiz sayılır. Mülkiyet ilişkileri, sınıfsal avantajlar, miras, bağlantılar ve tarihsel eşitsizlikler sessizce arka plana çekilir.
Başarısızlığın gerçek sorumluluğunu yalnızca bireyde aramak, toplumsal düzenin en büyük kolaycılıklarından biridir. İnsanların kararlarının elbette sonuçları vardır; irade, disiplin ve çaba önemsiz değildir. Fakat bunları belirleyen koşulları yok saymak, özgürlük söylemi altında eşitsizliği meşrulaştırmaktır. İnsan kendi hayatından sorumludur, ancak hayatının bütün koşullarını kendisi kurmaz. İşte ideoloji tam da bu ayrımı silmeye çalışır.
Kapitalist toplumun ağır çelişkilerinden biri burada düğümlenir. Sistem, insanları eşitsiz koşullarda yarıştırır; ardından ortaya çıkan sonucu adaletin kanıtı gibi gösterir. Başarısız olan yalnızca kaybetmiş sayılmaz, kaybını hak etmiş gibi muamele görür. Böylece sınıfsal eşitsizlik ekonomik düzeyde üretilirken ahlaki düzeyde meşrulaştırılır.
Modern kapitalizmin sürekliliğini sağlayan şey yalnızca sermayenin gücü değildir; başarısızlığın suçunu bireye kabul ettirebilme yeteneğidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
