Kendini devrimci diye tanımlayan bir arkadaşım vardı. Devrimci olmayan biriyle evlendi diye kızını evlatlıktan reddetti.
Öncesinde aşırı düşkün olduğu kızının yüzünü görmez, haberini bile işitmek istemez oldu bu baba. Oysa kendi kişisel devrimini bile gerçekleştirememiş biriydi. “Senin kızın oldu diye giydirdiğin kimliği sonuna kadar giymek zorunda değil, onun da bir kişiliği var. Üstelik gayet aklı başında bir kız. Seçimlerine saygı duymak zorundasın” kapsamında ne dedimse dinlemedi, kızını bağışlamadı (!) Devrimciyim derken o kadar da tutucuydu. Sanırım hâlâ öyledir de görüşmediğimiz için geçmiş zaman eki kullandım.
Bizzat tanımadığım bir hanım gençken de dindarmış ama şimdilerde işi iyice abartmış. Kendisi gibi dindar olan kızı geçenlerde annesine “Sen insanları dinden soğutuyorsun” diye kızmış. Çünkü artık torunları onunla görüşmek istemiyormuş, her şeylerine karıştığı ve kısıtlamaya çalıştığı için. Kızı ona bunları anlatmaya çalıştığında ise “Sen de zaten cehennemliksin” deyivermiş. Torunlarını onun istediği kalıpta eğitemediğini kastederek.
Gündemimize yerleşen Deniz isimli komedyeni izlerken aklıma düştü böyle örnekler. Deniz Gezmiş’in adı verilen bu genç adam, mecbur kalarak izlediğim 1,5 saatlik gösterisinde nalına da vuruyor mıhına da. Her izleyici de kendi meşrebince bir şeylere takılıyor, söylediklerinden seçerek. Ben de takıldım elbette. Ben de babasına takıldım. Oğlunu devrimci olarak yetiştirmiş. Hakkı. Kendi evladını kendi bakış açısına göre şekillendirmeye çalışmayan ebeveyn mi var? Ancak oğlunun anlattıklarından anladığım şu ki hâlâ iki eli oğlunun yakasından düşmüyor. Oysa oğlu üniversite mezunu, kendi ayakları üzerinde duran, üstelik de son derece zeki bir adam. Artık yuvadan da uçmuş, başka bir şehirde yaşıyor ama babası hâlâ “Falan protesto gösterisine katılmadın mı yoksa sen?” diye hesap sorabiliyor. Üstelik çocukken ona tercihlerini soran ve kararına saygı gösteren bir babaymış. Bu ne lahana turşusu durumu yani.
Ana babalarımız hem başımızın tacı hem de belası ne yazık ki. “Ana baba hakkı” diye bir lafımız var. Ne kadar ödersen öde bitmeyen, bırak bitmesini faizi bile tükenmeyen bir fatura bu. “Sütümü helal etmem” diye direten, “Bütün yaptığım ettiğim, gözüne dizine dursun” diye ilenen bir ebeveynlik anlayışımız var. Çocuklarımızı koruyup kollama adına, kendi doğrularımızı onlara zorla giydiren bir anlayışımız var. Dile getirilişi farklı olsa da, kuşaktan kuşağa biçimi değişse de, özü hiç değişmeyen bir dayatmacılık bu.
Her insanın kendi bildiği ve istediği gibi yaşamaya hakkı olduğunu hiç öğrenemeyen bir toplumun evlatlarıyız ve kendi evlatlarımıza da aynı bakışla yaklaşıyoruz. İstisnalar alınmasın ama çoğumuz böyleyiz. Bu yazıdaki örnekler de istisna elbette ama asıl sorun çoğunluğun yaklaşımında. Sağcı ya da solcu, dinci ya da laik, sosyalist ya da Kemalist olunması durumu değiştirmiyor. “Senin sahibin benim, sen benim belirlediğim kalıbın dışına çıkamazsın” dayatması bitmiyor.
Oysa her kuşak başka bir dünyaya geliyor. Bambaşka bir yaşam sürmeye hazır bir merak ve enerjiyle doğuyor. Çok yaşadığı için çok iyi bildiğini sananların evreninde yolunu bulmaya çabaladıkça, örülen duvarlara çarpa çarpa törpüleniyor. Yazık oluyor…
Psikolog olmak için çıraklık ederken, hastaların dramlarına üzüldüğü için ağlak diye adlandırılan, ne kadar eyleme katılsa da babası tarafından Deniz Gezmiş gibilerle kıyaslanmaktan kurtulamayan, 30 yaşını geçtiği halde karanlık odalarda kalamayan bu zarif adam, sahneye kesik başını koyup sunumuna da “Ölü Deniz” adını koyunca, bana da geldiler, başladım slogan atmaya:
-Ölü değil canlı Deniz isteriz…
-Canlı yetmez capcanlı Deniz isteriz…
Anlayacağınız, anlattıklarını dinlerken ben bu Deniz’e hiç gülemedim ama onu çok sevdim. O yüzden onun maluma dediği gibi bitirmek istiyorum:
“Bi salın şu gençleri yavvv, bi salın”
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
