-0.3 C
İstanbul
8 Şubat 23, Çarşamba
spot_img

Amber Alarm

Amerika’da ilginç bir alarm sistemi var. Aniden cep telefonlarınızda delice bir siren ötmeye başlıyor. Siz “okudum tamamdır” diye kapatana kadar da sürüyor.

Bu alarm, açıksa televizyondan ve radyodan da geliyor. Hatta oynadığınız kumar makinesinin ekranında da beliriyor. Daha da ilginci yollardaki ışıklı panolarda da aynı anda görünüyor. Özetle bu alarmla aranan kişi ve arabadan haberdar olmama şansınız yok.

Bu alarmların birine Silver (gümüş) alarm diyorlar. Nedeni yaşlıları gümüş saçlı diye anma âdetinden. Eğer Silver alarm verilmişse yaşlı biri trafikte yolunu kaybetmiş serseri mayın gibi dolaşmakta demek. Florida yaşlılık başkenti olduğundan ve de buranın geniş coğrafyasına yayılan yaşam biçimi yüzünden arabasız yaşamak mümkün olmadığından, çok yaşlılar bile araba kullanıyor. Yaş arttıkça da yolu kaybetmek olağanlaşıyor. O nedenle Silver alarmla karşılaşmak hiç de olağanüstü bir şey değil. Birdenbire siz de yollarda filanca plakalı, falan renkteki feşmekân arabayı taramaya başlıyorsunuz.

Mavi alarm bir polis öldürüldüğünde ya da saldırıya uğradığında, kaçan saldırganı yakalamak için veriliyor. Pembe alarm kayıp kişi çocuk ya da bunak bir ihtiyar değilse yani 18 yaş üstü seksen yaş altı ama akıl sağlığı yerinde olmayan biriyse veriliyor.

Bir de Amber alarm var. Bu da bir çocuk kaçırıldı demek. Gene o model bu renk şu plakalı arabayı hemen herkes aramaya başlıyor. Herkes hep birden alarma geçirilince çocuğu kaçıranın trafikteki onca insanın dikkatinden sıyrılıp kaçması mümkün değil. Önceleri kaçılan çocuk lafıyla çok irkildiğim halde sonradan boşanma davasında anlaşamayan anne babaların sıradan bir eylemi olduğunu öğrendiğim için kısmen de olsa önemsizleşti bu alarm benim için. Gene de çocuk kaçırılması çok önemli elbette.

Silver alarm ve diğerlerinin renk kodu yüzünden Amber’in de bir renk olarak kullanıldığını düşünmüş, niye böyle sıra dışı bir renk seçildiğini anlayamamıştım. Oysa hikâye bambaşkaymış. 1995 yılında bir belgesel çekimi ile başlamış bu hikâye ama biz ondan çok daha öncesine gidelim.

Teksas’ın Arlington kentinde 18 yaşında bir genç kız aynı sokakta yaşayan 34 yaşındaki bir adama sevdalanmış. Ailesini dinlemeyip onunla yaşamaya başlamış. Bir kızı bir de oğlu olmuş. Ancak adam çalışmaz, devamlı içki içer, Donna’ya da çok kötü davranırmış. Sonunda canına yeten genç kadın çocuklarını da alarak evi terk etmiş. 2 gün çocuklarıyla birlikte arabasında yaşadıktan sonra mecburen bir sığınma evine başvurmuş. Yalnız annelere yardım eden bu türden sığınaklar ABD’de yaygın. Ona da küçük bir daire bulmuşlar. İki ayrı işe giderek, zar zor da olsa çocuklarıyla beraber kimseye muhtaç olmadan yaşamaya başlamış.

Gazeteci bir kadın, Donna’ın arkadaşıymış ve birkaç yıl sonra onun yaşam mücadelesinin belgeselini yapmaya karar vermiş. 1995 yılının yazında çekimlere başlamış. Evde çocuklarıyla çekmiş. Kızının yaş günü kutlamasını çekmiş. Çocukların parkta oynamalarını çekmiş. Akşam Donna’nın onlara masal okumasını çekmiş, falan filan. Bu çekimler sırasında oğlan çocuğu henüz dört beş yaşlarında olduğu için, dokuz yaşındaki kız çocuğu epeyce öne çıkmış. Kameralara poz kesen küçük kız çocuğu sarışın, mavi gözlü, sevimli bir şey.

Donna, bu süreçte kocası yaşadıkları yeri bulur da evlerini basar korkusu ile dolu olduğundan çocuklarının babasıyla telefon dışında hiç görüşmemiş. 1996 yılının eylülünde bir pazar günü çocukları ile birlikte kendi anne babasının evindeymiş. Çocuklar büyüklerini ziyarete gittikleri her zaman yaptıkları gibi evin önündeki yolda bisiklete biniyorlarmış. Eve dönen 5 yaşındaki oğlan, ablasının onunla dönmeyi reddederek gitmeleri yasaklanan boş park alanında kaldığını söylemiş. Dede arabasıyla o alana ulaştığında kızın bisikleti var ama kendisi yokmuş.

Park denilen boş alana bakan evlerden birinden 911 aranmış ve siyah bir kamyonetten inen bir adamın kızı kucaklayıp arabaya atarak uzaklaştığı bildirilmiş. Polis hemen soruşturmaya başlamış. Konuyu büyütense gazeteci kadının çektiği belgeseli yerel televizyon kanalında derhal yayına sokması olmuş. Küçük kızın birkaç ay önce doğum günü partisinde paketleri açarkenki heyecanı, birkaç gün önce parktaki şirin hareketleri vb. herkesi televizyon ekranına kilitlemiş. Bütün şehir Amber adındaki kızın derdine düşmüş.

Şehirde siyah kamyonetten bol bir şey yokmuş. O yüzden o ipucu pek işe yaramamış. Çocuk kaçırmaların %99’unun yabancı değil bir tanıdık tarafından yapıldığını bilen polis araştırmaya babadan başlamış. Donna, kızı kaçırılınca hemen onu çağırdığı için zaten olay yerinde olan baba sorguya alınmış ama olay sırasında başka bir yerde olduğu kanıtlanmış. Aileye giren çıkan herkes soruşturulmuş. Kız çocuğu olduğu için işin içine cinsel amaçlı saldırı da katıldığından mahalledeki bekâr yaşayan erkekler bile soruşturma kapsamına alınmış ama sonuç çıkmamış.

Çocuk kaçırmalarda zaman tersine işler, kaçırılan çocukların %74’ü ölü bulunurmuş. Bu nedenle ilk gün hatta ilk birkaç saat içinde bulunamadıysa umut kesilirmiş. Aslında saatler bile çok uzun zamanmış, dakikalar önemliymiş. Öyle olduğu halde televizyon yayınlarının da etkisi ile polis günlerce incelemelere devam etmiş. Kızcağızın bedeni kaçırıldığının beşinci günü bir dere yatağında bulunmuş. Suya daha ilerde bir yerden atıldığı için derenin taşlarına çarpa çarpa sürüklenen ölü beden yaradan geçilmez durumdaymış. Otopsi sonucuna göre cinsel saldırı yokmuş.

Amber Hagerman kaçıldıktan sonra bazı ihbarlar olmuş ama bunlar hiçbir şey görmediği halde görmüş gibi anlatan sahte tanıklarmış ki bu tür vakalarda bu da olağanmış. Hem ailenin umudunu hem de polisin vaktini harcayan bu kişiler sanılanın tersine sadece yardımcı olmaya çalışan iyi niyetli insanlar olurmuş.

Kaçırılmanın ikinci günü radyoyu bir kadın aramış. “Bildiğiniz bir şey mi var” sorusunu kadın “Hayır hiçbir bilgim yok ama bir fikrim var” diye yanıtlamış. Bu kadının fikri Amber’in değilse de pek çok kaçırılan çocuğun hayatını kurtarmış. İşte “Amber alarm” fikri bu kadından çıkmış.

Aynı şehirde bir başka kadın, yakın arkadaşının iyi tanıdığı bir hanımı 2 aylık bebeği için bakıcı tutarak işe gitmiş. Akşam eve döndüğünde ne bebek varmış ortada ne de bakıcı. Kadın önce hastaneleri sonra da polisi aramış. Durumu haber alan yerel radyonun aklına Amber alarm gelmiş. Bebeğin kaçırıldığı, kaçıran kadının eşkâli kullandığı arabanın özellikleri ile birlikte anons edilmeye başlanmış. Birkaç dakika sonra bir adam söz konusu arabanın önünde gittiğini bildirince kaçak kadın polislerce durdurulmuş ve bebek kurtarılmış. Bu olay alarm sisteminin işe yaradığını göstermiş. Alarm sistemini Teksas’ın diğer şehirlerinin radyoları da kullanmaya başlamış. Durum duyuldukça diğer eyaletlerde de aynı uygulamalar başlamış. 2000 yılında bütün Amerika’da Amber alarm sistemi devredeymiş. 2003 yılında Başkan Bush, Amber’in annesinin de katıldığı, halk önünde yapılan bir törende imza atarak zaten yapılmakta olan şeyi yasallaştırmış. O gün bugündür radyo, televizyon, telefon, yol panoları dâhil bütün iletişim araçlarında bu alarm sistemi var ve işletiliyor.

Bu hafta, 17 Ocak 2023’de, Amber hakkında bu anlattıklarımı içeren bir belgesel yayınlandığında katili hakkında hâlâ hiçbir şey bilinmiyordu. Ancak izlediğim bu belgeselde polis yetkilileri yeni gelişen DNA teknolojileri sayesinde konunun yeniden araştırılacağını belittiler.

Amber kızın hikâyesi çok acıklı ama çok da öğretici. Amerika’nın yeni fikirlere açık yüzünün, “başımıza yeni icatlar çıkarma şimdi” denmeyişinin kanıtı. Çok takdir ettiğim, deyim yerindeyse ayakta alkışladığım bir durum bu.

Ancak ben kuşkuculuğu cebinde taşıyan biriyim. Bu alarm sistemlerinin birey hakları açısından sakıncaları da olabilir diye düşünüyorum. Tıpkı her köse başına yerleştirilen kameraların güvenliğimizi sağlamak kadar özelimizi tehdit etmesi gibi. Diyelim ki siz sistemin hiç hoşlanmadığı, FBI’ın bir an önce tepelemek istediği birisiniz. Mesela devletinizin kirli işlerinin kanıtlarını halka ulaştıran Julian Assange gibi birisiniz. Devlet, ustalığınız yüzünden sizi hâlâ ele geçiremediyse, sahte bir Amber alarm vererek bütün halkı ardınıza takıverir. Bir çocuğu kurtaracağını sanan halk da kendi yararına çalışan birinin boğazına kemendi atıverir.

Amannn benimki de boş evham işte. Telefon adıyla cebimize cipleri yerleştirdiklerinden beri zaten hepimiz kementli yaşamıyor muyuz ki?

Yaşasın bipli çipli modern dünyamız…

Not: Peacock şirketinin bu belgeseli çok yeni olduğu için henüz Youtube yayınında yok ama filmin fragmanı izlenebilir:

Dr. Nevin Sütlaş
1959 yılında Adapazarı’nda doğdu, İstanbul Üniversitesinde Tıp doktoru, Bakırköy Akıl Hastanesinde Nöroloji Uzmanı oldu ve aynı hastanede 30 yıl eğitim görevlisi hekim olarak çalıştı. Beynin damar ve enfeksiyon hastalıkları, yoğun bakım, hasta beslenmesi, açlık grevi/ ölüm orucu ve Multıpl Skleroz konularında çalıştı. Sağlık sisteminin özelleştirilmesi sürecinde uğradığı mobing yüzünden 2016 yılında aktif meslek yaşamını sonlandırdı. Beyin ile ilgili bilimsel bilgiler temelinde topluma yönelik kitaplar yazmayı sürdürüyor. Florida'da yaşıyor. Web sayfası: http://www.nevinsutlas.net/index.html Elektronik posta: calisal01@yahoo.com

İlginizi Çekebilir

4,757BeğenenlerBeğen
666TakipçilerTakip Et
11,150TakipçilerTakip Et

Popüler İçerikler