Doğu Akdeniz, tarih boyunca ticaret yollarının kesişim noktası olduğu kadar büyük güç rekabetinin de sahnesi olmuştur.
Bu coğrafyanın merkezinde yer alan Lübnan, stratejik konumunun sağladığı avantajlarla kırılganlıkları aynı anda taşımaktadır. Bugün Beyrut ve Trablus limanları etrafında oluşan jeopolitik ve ekonomik riskleri anlamak için 1941 yılına dönmek öğreticidir.
Haziran 1941’de Lübnan, henüz bağımsız bir devlet değildi ve Fransız mandası altındaydı. Ancak hukuki statüsünün belirsizliği, ülke sularının askeri operasyon alanına dönüşmesini engellemedi.
25 Haziran 1941’te Beyrut’un güneyindeki Khaldeh açıklarında İngiliz denizaltısı HMS Parthian, Vichy Fransası’na ait Souffleur denizaltısını batırdı. Aynı dönemde Fransız muhribi Chevalier Paul da İngiliz hava saldırısıyla imha edildi. Bu olaylar, Lübnan kıyılarının bir büyük güç çatışmasının parçası haline geldiğini gösteriyordu.
Bu örnek, egemenlikten yoksun bir coğrafyanın deniz alanlarının ne kadar hızlı biçimde dış güçlerin stratejik hesaplaşma sahasına dönüşebildiğini göstermektedir. 1941 deneyimi aynı zamanda askeri kapasite kadar siyasi statünün de deniz güvenliği açısından belirleyici olduğunu bize öğretmiştir.
Bugün Doğu Akdeniz’de doğrudan askeri çatışmalar yerine daha karmaşık ve dolaylı risk alanları ortaya çıkmış bulunmakta. Bunlardan biri, literatürde “Shadow Fleet” (Gölge Filo) olarak adlandırılan tanker ağlarıdır. Bu kavram, uluslararası yaptırımları aşmak amacıyla faaliyet gösteren ve resmi denetim mekanizmalarının dışında hareket eden petrol ve enerji tankerlerini ifade etmekte.
Bu tür gemiler genellikle:
• Konum bilgilerini yayınlayan AIS (Automatic Identification System) cihazlarını kapatmakta,
• Sık sık bayrak değiştirerek hukuki sorumluluk zincirini belirsizleştirmekte,
• Şeffaf olmayan mülkiyet yapıları üzerinden işletilmekte,
• Düşük standartlı ya da yaptırım kapsamı dışında kalan sigorta sistemleriyle çalışmaktadır.
Bu yöntemler, yaptırım uygulayan ülkelerin denetim kapasitesini zorlaştırırken, deniz ticaretinde hukuki belirsizlik alanları yaratmakta.
Son yıllarda özellikle Rusya ve İran bağlantılı enerji taşımacılığında bu tür uygulamaların arttığına dair uluslararası denizcilik izleme raporları yayımlanmıştır. Bu gelişmelerle birlikte Doğu Akdeniz, yaptırım baskısı altındaki sevkiyatlar için alternatif transit rotalarından biri haline gelmiştir. Bu çerçevede Lübnan limanlarının söz konusu trafiğe doğrudan ya da dolaylı biçimde temas etmesi halinde ortaya çıkabilecek risk yalnızca ticari değildir. Makro düzeyde bakıldığında böyle bir temas
İkincil yaptırım riskini artırabilir,
Lübnan bankacılık sisteminin uluslararası finans ağlarıyla ilişkisini zorlaştırabilir,
Ülkenin diplomatik manevra alanını daraltabilir.
Ancak mesele yaptırım boyutuyla sınırlı değildir. Deniz ve liman yönetiminde oluşabilecek kurumsal zafiyetler daha yapısal sonuçlar doğurabilir. Liman güvenliği ve denetim mekanizmalarında ortaya çıkabilecek boşluklar:
Deniz taşımacılığı sigorta primlerinin yükselmesine,
Uluslararası lojistik ve taşımacılık firmalarının risk algısının artmasına,
Uzun vadeli yatırım kararlarında belirsizlik oluşmasına,
Devlet otoritesinin operasyonel kapasitesinin sorgulanmasına yol açabilir.
Dolayısıyla konu yalnızca enerji taşımacılığı meselesi değildir. Bu durum, deniz egemenliği, kurumsal kapasite, finansal istikrar ve uluslararası hukukla uyum başlıklarının kesişiminde yer alan yapısal bir güvenlik ve yönetişim meselesidir.
Egemenliğin operasyonel boyutu
Egemenlik kavramı, modern devlet pratiğinde somut mekanizmalar üzerinden ölçülür. Deniz ve liman yönetiminde egemenlik;
- Güvenlik kontrolünün merkezi otoritede toplanması,
- Gümrük ve liman denetimlerinin şeffaf işlemesi,
- Deniz sınırlarının düzenli gözetimi,
- Silahlı kapasitenin devlet tekeline bağlı olması anlamına gelir.
Bu çerçevede sorumluluk öncelikle Lübnan Ordusu ve ilgili devlet kurumlarına ait görünüyor. Devlet dışı aktörlerin stratejik altyapı üzerinde fiili ya da dolaylı kontrol sağlaması, egemenlik ilkesini zayıflatır ve ülkenin uluslararası sistemdeki konumunu kırılganlaştırır.
Lübnan’ın tarihsel deneyimi, bölgesel bloklaşmalara doğrudan angaje olmanın iç siyasi istikrar ve ekonomik güvenlik üzerinde maliyet ürettiğini göstermektedir. Bu nedenle tarafsızlık (El-Hayad) yaklaşımı, yalnızca ideolojik bir tercih değil, aynı zamanda bir risk yönetimi stratejisi olarak değerlendirilebilir.
Tarafsızlık politikası ile;
- Enerji ve finans yaptırımı risklerini minimize edebilir,
- Limanları gri alan ekonomisinden uzaklaştırabilir,
- Uluslararası kredi ve yatırım kanallarını koruyabilir,
- İç güvenlik dengesini güçlendirebilir.
Bu perspektif, modern ulus-devlet anlayışının temelini oluşturan devlet merkezli egemenlik ilkesine dayanmaktadır: Silahın, sınırın ve stratejik kararın münhasıran devlete ait olması. Bu yaklaşım, Lübnan’da egemenlik ve güçlü cumhuriyet fikrini savunan siyasi çevreler tarafından da dile getirilmektedir.
1941’de Lübnan henüz bağımsız değildi ve suları büyük güç çatışmasının parçası haline geldi. Günümüzde ise ülke anayasal olarak egemen bir devlettir ancak küresel yaptırım rejimleri, enerji ticareti ve bölgesel rekabetler yeni tür kırılganlıklar üretmektedir.
Akdeniz’in dibindeki 1941 enkazları, askeri tarihin bir parçasıdır. Günümüzün riski ise askeri değil, kurumsal ve hukuki niteliktedir. Lübnan’ın deniz ve liman yönetiminde şeffaf, merkezi ve uluslararası hukuka uyumlu bir yapı kurması, yalnızca ekonomik istikrar için değil, egemenliğinin sürdürülebilirliği için de kritik önemdedir.
Jeopolitik konum değiştirilemez. Ancak bu konumun nasıl yönetileceği, devlet kapasitesi ve siyasi tercih meselesidir. Lübnan’ın önündeki temel soru, tarihsel kırılganlıkların tekrar edilip edilmeyeceğidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
