Kırsalda yaşamın maliyeti düşüktür. Kent ise insana konut, ulaşım, gıda, ısınma enerji. vs. giderleriyle pahalı bir yaşam sunar.
Kırsalda aile ekonomisinin bir parçası olan çocuk, kentte eğitimden sağlığa, ulaşımdan beslenmeye kadar pek çok alanda sürekli harcama gerektirir.
Kent yaşamı daha pahalı, daha karmaşık ve çoğu zaman daha streslidir. Bütün bunlara rağmen insanlar kırsalda kalmak yerine sürekli kentlere gelmeye devam ederler,
Neden?
Çünkü kent, insana ucuz bir hayat değil, daha geniş bir hayat vadeder.
Aileler kentte yalnızca bugünkü tüketimlerini değil, gelecekteki imkânlarını da düşünürler. Başka bir ifadeyle, çocuklarının geleceği ve kendi toplumsal hareketlilik umutları için yatırım yaparlar.
Kent onlara yalnızca mal ve hizmet değil; iş, eğitim, sağlık, kültür, kariyer, sosyal ilişkiler ve daha fazla özgürlük fırsatı sunar.
Ancak bu imkânlar hayatın her alanında aynı ölçüde geçerli değildir. Özellikle güvenlik söz konusu olduğunda kent, aynı anda hem çözüm hem de sorun üretebiliyor.
Kırsalda nüfusun seyrek olması, insanların birbirlerini tanıması ve toplumsal denetimin güçlü olması bazı suç türlerinin ortaya çıkmasını sınırlayabilir. Buna karşılık kolluk kuvvetlerine, sağlık hizmetlerine ve acil müdahale imkânlarına erişim daha zor olabiliyor.
Kentte ise polis, itfaiye, hastane, aydınlatma, güvenlik ve kamera sistemleri gibi kurumsal imkânlar daha gelişmiştir. Fakat nüfus yoğunluğu, anonimlik, gelir eşitsizliği ve mekânsal ayrışma yeni güvenlik sorunları yaratabiliyor.
Kısacası, kırsalda güvenliğin önemli bir bölümü tanışıklık ve sosyal denetimden; kentte ise kurumlar, kurallar ve kentlilik kültüründen kaynaklanıyor.
Doğaldır ki milyonlarca insanın yaşadığı bir kentte, kurallara aykırı her davranışın başına bir kolluk görevlisi konulamaz.
Güvenli bir kent yalnızca çok polisi, kamerası ve cezası olan kent değildir. İnsanların kurallara uyduğu, birbirlerinin haklarını gözettiği ve gerektiğinde kurumların yaptırım uygulayabildiği kenttir.
Bir kentte insanlar birbirlerini hiç tanımıyor olabilir. Buna rağmen trafik kurallarına uyuyorlarsa, kamusal alana zarar vermiyorlarsa, başkasının hakkını gözetiyorlarsa, çocuklarını ve yaşlılarını kamusal alanda koruyorlarsa orada bir “toplumsal güvenlik kültürü” oluşuyor demektir.
Bu kültür şu aşamalardan oluşur:
Kuralları bilmek, kimse görmese bile onlara uymak, kuralları ihlal edenleri medeni biçimde uyarmak ve uyarının sonuç vermediği yerde kurumsal yaptırımı devreye sokmak.
İşte kentlilik, bu zincirin tamamında ortaya çıkar.
Çünkü bütün meselelerin altında aynı düşünce yatar: “Ben burada tek başıma yaşamıyorum.”
Kentleşmenin omurgası, “Kent nasıl büyür?” sorusundan “Kentli insan nasıl oluşur?” sorusuna geçmektir.
Kentli insan kimdir?
Kentli insanı; yalnızca ekonomik geliri, eğitim düzeyi veya şehirde doğmuş olması üzerinden tanımlayamayız.
Kentli olmak, öncelikle bir davranış ve bilinç biçimidir.
Kentli insan, ortak yaşamın farkında olan insandır. Kendi özgürlüğünün başkalarının özgürlüğüyle sınırlandığını bilir. Hakları kadar sorumluluklarının da bilincindedir.
Çöpünü yere atmaz; çünkü kamusal alanın yalnızca kendisine ait olmadığını bilir.
Sıraya girer; çünkü başkalarının zamanına saygı duyar.
Gürültüsünün komşusunun hayatını etkilediğini düşünür.
Polisin olmadığı yerde da trafik kurallarına uyar.
Engelli rampasının önüne arabasını bırakmaz.
Toplu taşımada yalnızca kendi rahatını gözetmez.
Kamusal mala “devletin malı” diye değil, “benim de malım” diye bakar.
Kurallara uymayanı düşmanlaştırmadan uyarır; gerektiğinde yaptırım uygulanmasını da doğal karşılar.
Bunlar küçük davranışlar gibi görünebilir. Oysa kentlilik kültürü tam da bu gündelik davranışlarla oluşur.
Kentleşmek başka, kentli olmak başkadır.
Kent, aynı yerde yaşayan insanların oluşturduğu bir topluluktan ibaret değildir. Birbirini tanımayan insanların, birbirlerinin hayatına saygı göstermeyi öğrendiği yerdir.
Nüfus 100 binden 1 milyona, 1 milyondan 16 milyona çıkabilir. Binalar yükselir, yollar yapılır, metrolar açılır, alışveriş merkezleri çoğalır.
Ama insanlar hâlâ “Ben ne istersem yaparım”, “Nasılsa beni kimse görmüyor” veya “Burası devletin malı” anlayışıyla davranıyorsa, fiziksel olarak büyük bir şehir kurulmuş olsa da toplumsal anlamda kentleşme tamamlanmış değildir.
Kentleşmek, insanların aynı coğrafi mekânda toplanmasıdır.
Kentli olmak ise o mekânda birlikte yaşama kültürünü öğrenmektir.
Köyden kente taşınmak coğrafi bir değişimdir; kentli olmak ise zihinsel ve toplumsal bir dönüşümdür.
Kentleşme, binaların yükselmesiyle değil, insan davranışlarının değişmesiyle tamamlanır.
Kentli insan yoksa, ortaya çıkan şey kent değil, yalnızca büyük bir köydür.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
