Osmanlı, 15. ve 16. yüzyılda dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi.
Doğu ile Batı arasındaki mal akışından elde ettiği gelir, iyi örgütlenmiş ordusu ve ateşli silahları kullanmadaki başarısı bu gücü besliyordu. Yetişmiş kadrolar, medreseler ve yargı düzeni ise bu gücü kalıcı bir devlet yapısına dönüştürdü.
İtalya’daki siyasi parçalanmayı ve Fransa’daki feodal yapıyı göz önünde bulunduran Machiavelli, Osmanlı’da sultanın elinde toplanan merkezi ve güçlü yönetim modelini hayranlıkla incelemiştir. Madalyonun bir de Machiavelli’nin göremediği diğer yüzü var: Savaş alanındaki başarı, bilimde de aynı hızla ilerleneceği anlamına gelmiyordu.
Özellikle 17. yüzyıldan başlayarak Avrupa’da deney ve gözleme dayalı çalışmalar çoğalırken buluşlar başkalarının sınayabileceği ortak bir birikime dönüşebiliyordu. Osmanlı ise bu yeni araştırma anlayışına yeterince ayak uyduramadı. Zaman ilerledikçe bilim ve teknolojide açılan fark, devletin askeri ve ekonomik gücünü de olumsuz etkilemeye başladı.
Bu sorunun kökeninde birçok neden yatıyor olsa da, ben Osmanlı’nın kendi üstünlüğüne duyduğu güçlü inancın başrol oynadığını düşünüyorum. Osmanlı entelektüel dünyasında geçmişteki altın çağın kusursuz olduğu inancı egemendi. 16. yüzyılda anlaşılabilir olan bu öz güven, iki yüzyıl sonra yenilikleri görmeyi güçleştiren bir dezavantaja dönüştü.
Bilimsel çalışmalar Avrupa’da hızla ilerlerken Osmanlı’da bilgi üretimini ayakta tutacak düzen aynı hızda gelişmedi. Dahası, değişime karşı güçlü bir direnç vardı.
Bu direncin izleri, Osmanlı eğitim düzeninin merkezinde bulunan medreselerde de görülüyordu. İlk dönemlerde matematik, gök bilim ve hekimlik gibi alanlara da yer veren medreselerin çoğunda ilahiyat ve hukuk öğretimi giderek ağırlık kazandı. O oranda doğayı gözleme, araştırma ve hesaplamaya ayrılan yer daraldı.
Asıl eksiklik, bu çalışmaların yeni deneyleri ve buluşları destekleyebilecek, Fransa’daki gibi güçlü bir öğrenim düzenine dönüşememesiydi. Eski metinleri iyi bilmek elbette değerliydi. Fakat bunları sorgulayacak araçlar, gözlem yerleri ve tartışma ortamları da gerekiyordu.
Zamanla bu kurumların işleyişinde ve görev dağıtımında ciddi bozulmalar yaşandı. Özellikle 17. yüzyılda imtiyazlı ailelerin çocuklarına küçük yaşta öğretim ve yargı görevlerinin yolunu açan ünvanlar verilmesi yaygınlaştı.
Ulema çocuklarına tanınan ayrıcalıklar, bilgi ve yetkinlikten çok aile bağlarının öne çıktığı o zamanki yandaş düzenin en çarpıcı örneklerinden biriydi. Akrabalık bağları, rüşvet ve torpil ilişkileri yaygınlaştıkça çalışkan ve yetenekli kişilerin yükselmesi de güçleşti.
Oysa İslam dünyasında 8. yüzyıldan başlayarak çok canlı bir araştırma ortamı doğmuştu. Matematik, hekimlik ve astronomide önemli çalışmalar yapılmıştı. Âlimlerin bir bölümü geçimini kendisi karşılıyor, bir bölümü varlıklı iş insanlarından destek görüyor, kimileri de yöneticilerle çalışıyordu. Böylece geçimlerini tek bir güç odağına bağlamak zorunda kalmıyorlardı.
Bilginlerin geçim kaynaklarıyla düşünsel bağımsızlıkları arasındaki bu ilişkiyi inceleyen siyaset bilimci Ahmet T. Kuru, sonraki yüzyıllarda bu çeşitliliğin zayıflamasına özellikle dikkat çeker.
Ona göre bilginlerle yöneticiler arasındaki bağ güçlendikçe bağımsız düşüncenin dayanakları azaldı. Bu yaklaşım, gerilemeyi yalnızca inanca bağlayan kolay açıklamalara da karşı çıkar. Aynı toplumlarda kimi dönemlerde araştırmaya geniş bir alan açılmış, kimi dönemlerde bu alan daralmıştı.
İlk dönemlerde âlimlerin geçimleri için devlete yaslanmamaları onlara görüşlerini özgürce dile getirme alanı açıyordu. Hatta devlet adına çalışma ve maaş alma teklifini geri çeviren Ebu Hanife gibi âlimler ceza bile almışlardı.
Ancak bu özgür ortam, 11. yüzyılın ortalarından itibaren değişmeye başladı. Abbasiler döneminde başlayıp Selçuklularla yaygınlaşan iktâ düzeni, komutanlara hizmetleri karşılığında toprak veriyordu. Böylece ordu ve devlet güçlenirken tüccarların yönetimdeki etkisi azaldı. Âlimlerin dayanabileceği bağımsız destek kaynakları giderek daraldı ve sonunda tükendi.
Bu dönüşümün en somut simgesi, Selçuklu Veziri Nizamülmülk’ün kurduğu Nizamiye medreseleridir. Vakıf sistemiyle eğitime süreklilik getiren bu okullar, din çevrelerinin müfredat ve hoca seçimindeki gücünü de pekiştirmiştir. Askeri vesayet altındaki âlimlerin emirlere karşı gelemediği bu düzen, bazı değişikliklere uğrasa da Osmanlı’ya da aynen aktarılmıştır.
Astronom ve mühendis Takiyüddin’in, İstanbul’da kurduğu gözlemevinin başına gelenler, bu bağlamda ilginç bir örnektir. 1577’de çalışmaya başlayan gözlemevi, tutucu çevrelerin baskısı üzerine III. Murat’ın buyruğuyla 1580’de yıktırıldı.
Gözlemevinde yapılan araştırmaların o yıllarda İstanbul’da baş gösteren veba salgınıyla ilişkilendirildiği öne sürülür. Hangi gerekçe ağır basmış olursa olsun, büyük emekle kurulan gözlemevi yalnızca üç yıl yaşayabildi. Böylesi bir hurafenin devlet yönetiminden destek görmesi, bilgi üretimi adına çok acı sonuçlar yaratmıştır.
Bir başka gösterge de kitap basımıdır. Ahmet T. Kuru’nun verilerine göre Gutenberg İncili’nin basıldığı 1455 ile Osmanlı’da Müslümanların kurduğu matbaada ilk kitabın basıldığı 1729 arasında 274 yıl vardı. Kuru, 1800 dolaylarında Osmanlı’daki Müslüman nüfusun yaklaşık yüzde 1’inin okuryazar olduğunu, Batı Avrupa’da ise bu oranın yüzde 31 olduğunu aktarır.
Osmanlı topraklarında baskı tekniği tümden bilinmiyor değildi. İstanbul’da Yahudiler 15. yüzyılın sonlarında, Ermeniler 1567’de, Rumlar 1627’de kitap basmaya başladı. Öte yandan Arap harfleriyle yayın basmak özel bir izin gerektirdiğinden, çok sayıda Türkçe eser Ermeni alfabesiyle basılmıştı.
Osmanlı yönetiminin izin verdiği, Arap harfleriyle Türkçe basım yapan ilk basımevi ise ancak 1727’de Macar asıllı İbrahim Müteferrika’nın girişimiyle kuruldu. İlk kitap 1729’da yayımlandı. Bu basımevinde başlangıçta din kitaplarının değil, dinsel içerik taşımayan sözlük, tarih ve coğrafya gibi kitapların basımına izin veriliyordu.
Müteferrika’nın basımevi 1729-1742 arasında on yedi yapıt yayımladı; toplam tiraj on üç bin dolayındaydı. Büyük bir ülke için sınırlı bir sayıydı bu. Kitap az basıldıkça pahalı kalıyor, pahalı kaldıkça yeni okur bulmak zorlaşıyordu. Oysa bir buluşun yayılması, onu anlatan kitapların bir kentten ötekine ulaşmasına ve yeni tartışmalar doğurmasına bağlıydı. Basılı kitapların azlığı, bu zinciri zayıf bıraktı.
Osmanlı’da bilgi üretiliyordu, ancak yeni buluşları sınayıp geliştiren, kitaplarla yayan ve gelecek kuşaklara taşıyan düzen Avrupa’daki kadar hızlı yenilenemedi. Üstelik bu sorunun kökleri matbaanın kuruluşundan daha eskiye uzanıyordu.
Kâtip Çelebi, 17. yüzyılda Avrupa’daki coğrafya çalışmalarını Osmanlı okuruyla buluşturmaya uğraştı. Onun emeği, merakın sönmediğini göstermesi bakımından önemliydi. Ancak bu bireysel çabaları çoğaltacak, bilgiyi sürekli geliştirecek kurumlar bir türlü güçlenemedi.
Aynı yüzyılda Avrupa’da bilimsel düşünce köklü bir paradigma değişimi yaşanıyordu. Gözlem, deney ve sorgulama giderek önem kazanırken bu değişim, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Sanayi Devrimi’yle yeni bir boyut kazandı. Osmanlı ise bazı yenileşme denemelerine karşın ne yazık ki bu dönüşüme ayak uyduramadı.
Yine de matbaanın ve basılı bilginin yaygınlaşmasındaki gecikmeyi yalnızca yasaklarla açıklamak eksik kalır. Medresede akli bilimlerin nakli bilimlerin gerisine düşmesi, eldeki birikimi yeterli görme eğilimi, hattatların geçim kaygıları ve icazet ile liyakat sistemindeki sorunlar da bu süreci etkiledi.
Ekonomik yapıdaki güçlükler de bu tabloyu ağırlaştırdı. Fetih ve ganimet gelirleri geçmişteki önemini yitirirken, değişen ticaret ilişkilerine ve yeni üretim biçimlerine uyum sağlamakta da gecikildi. Böylece eğitimden ekonomiye uzanan sorunlar birbirini besledi: Yeni bilginin üretilmesi, yayılması ve kalıcı bir birikime dönüşmesi güçleşti.
Bana kalırsa asıl kırılma da burada yaşandı: Gücünden emin bir yönetim anlayışı, bilginin sürekli değiştiğini ve yenilenmesi gerektiğini zamanında kavrayamadı. Dinin politize edilmesi ve dış dünyaya dar bir pencereden bakılması da bu yaklaşımı pekiştirdi. Örneğin Almanlar için “bu Alman kâfirleri”, Fransızlar için “bu Fransız kâfirleri” gibi tanımların kullanılması, bazı çevrelerdeki bakış açısının sınırlarını göstermekteydi.
Oysa bilim, bilgiyi üretenlerin kökenine ya da inancına değil, ortaya koydukları bilginin değerine, yararına bakmayı gerektirir. Bilimsel ilerleme de eldeki bilgiyi sorgulamak, doğrulamak, geliştirmek ve yaşamın bir parçası hâline getirmekle olanaklı olur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
