İnsan dünyaya yalnızca bir bedenle gelmez. Bir bedenden önce bir dile, bir dilden önce ise bir hikâyeye doğar.
Doğduğumuz evin duvarları arasında bizi bekleyen görünmez bir kütüphane vardır. Henüz konuşmayı bilmeden, bizim adımıza konuşulmuş cümleler, bizim yerimize kurulmuş hayaller, bize biçilmiş roller. Kim olduğumuzu, nasıl sevilmemiz gerektiğini, neyi istemenin ayıp neyi istemenin doğru olduğunu çoğu zaman biz seçmeyiz. Dil bize verilir, ama o dille birlikte bir dünya görüşü de olan din miras bırakılır.
Wittgenstein’ın dediği gibi, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Bu yüzden Platon’un mağara alegorisindeki tutsaklar gibi, biz de çocukken duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanırız. Bize anlatılan masalların gölgesi, bizim gerçeğimiz oldu.
İnsan aslında kendisine ne söylendiğini değil, o söz söylenirken kendisine nasıl hissettirildiğini içine alır. Aynı cümleyi iki farklı insan söyleyebilir. Biri “yapabilirsin” der, kulağımızdan girip çıkar. Diğeri aynı kelimeyi söyler ama içimizde yıllardır kapalı duran bir kapı açılır. Çünkü fark kelimenin kendisinde değil, arkasındaki niyettedir. İnsan duyduğu sesi değil, o sesin bedeninde bıraktığı duyguyu hatırlar. Dostoyevski’nin romanlarındaki gibi; bazen en sıradan bir cümle bile bir insanın bütün hayatını değiştirir. Bizi etkileyen kelimenin kendisi değil, o kelimeyi söyleyenin ruhundaki samimiyettir.
Çocukken duyduğumuz bir söz, büyüdüğümüzde karakterimizin bir parçası olur. Sevgiyle söylenen bir “korkma, ben buradayım” cümlesi, yıllar sonra insanın zor bir anda kendi kendine “baş edebilirim, dayanabilirim” diyebilme gücüne dönüşür.
Tam tersi durumda ise sürekli “uslu ol, sesini çıkarma, insanlar ne der” diye büyütülen bir çocuk, kelimeleri bir sevgi bağı olarak değil, bir baskı aracı olarak öğrenir. Artık kimse onu izlemese bile, kendi kendini izlemeye, kendini sansürlemeye başlar.
Bu yüzden insan ilişkilerinde asıl farkı yaratan şey, ne kadar çok kelime bildiğimiz değil, o kelimelerin içine ne kadar samimiyet ve duygu koyduğumuzdur. İçinde yara olan birinden çıkan en güzel cümle bile incitebilir. Ama içi huzurlu ve iyi olan birinin söylediği en sade söz bile iyileştirebilir.
Çocuk önce kelimeleri duyar, sonra o kelimelerin içinde kendine bir yer arar. Masallar bu yer arayışının ilk haritasıdır. Fakat bu harita herkese aynı çizilmez. Erkek çocuklarına henüz üç yaşındayken mitolojik bir görev verilir: Cesur ol, fethet, korkma, ağlama. Onlara atına atlayıp ufkun ötesine giden, ejderhayı öldüren kahramanlar anlatılır. Kız çocuklarına ise bambaşka bir mitoloji sunulur: Güzel ol, bekle, uyum sağla, sabret. Cam kulede kurtarılmayı bekleyen prenseslerin hikayesi ezberletilir. Oğlan çocuğuna dünyayı fethetmesi, kız çocuğuna ise dünyaya katlanması öğretilir.
Oysa hiçbir çocuk sınırla doğmaz. Jung’un “arketipler” dediği o kadim güçler, merak, cesaret, şefkat, öfke, yaratma arzusu cinsiyet tanımaz. Bir kız çocuğunun içindeki savaşçı ile bir erkek çocuğunun içindeki şifacı aynı derecede gerçektir. Tıpkı Frida Kahlo’nun otoportrelerindeki gibi. Frida, kendisine biçilen kırılgan kadın rolünü reddedip acısını, öfkesini, bıyıklarını, omurgasındaki çivileri tüm çıplaklığıyla resmettiğinde aslında bize şunu söyler: Sana dayatılan hikayeyi değil, kendi bedeninin hakikatini resmet. Sorun doğamızda değil, bize giydirilen anlatıdadır. Bir kadının hayal kurabilmesi için önce ona ait bir odaya, ona ait bir cümleye ihtiyacı vardır. Oda verilmediğinde hayal de küçülür. Zamanla bazı hayaller alkışla büyütülür, bazıları ise utançla budanır ve insan, kendisine ait olmayan bir hikayenin içinde yaşamaya başlar. Kendi hayalini değil, kendisine öğretilen hayali taşımak yorucudur. Bu yüzden birçok yetişkinin yorgunluğu fiziksel değil, varoluşsaldır.
Yıllar geçtikçe hayallerimizin küçülüyor gibi görünmesi, aslında hayallerimizin başarısız olması değildir. Bu, ruhun savunma biçimidir. Tıpkı Küçük Prens’in büyüklerin dünyasında karşılaştığı gibi, sayılara, unvanlara, büyüklüğe takıntılı bir dünyanın içinde o sınırsız bilinç yavaş yavaş susturulur. Zihin acıdan korunmak için hayali küçültmeyi öğrenir. “Zaten istemiyordum” der. Bu bir yenilgi değil, bir yas sürecidir. İnsan, çocuklukta kendisine söz verilmiş ama hiç verilmemiş olan o koşulsuz dünyanın yasını tutar.
Resim tarihinde Edvard Munch’un “Çığlık” tablosunda o çığlık dışarıdan duyulan bir ses değildir, içeride yıllarca bastırılmış kelimelerin artık bedene sığamayıp patlamasıdır. Gördüğün şey, kelimenin kendisi değildir. Kelime sadece bir gölgedir, asıl olan onun arkasındaki deneyimdir.
Fakat burada felsefi bir dönüşüm başlar. Olgunluk, hayallerden vazgeçmek değildir. Hayallerin biçim değiştirmesidir. Nietzsche’nin “çocuk-deve-aslan” dönüşümü gibidir bu. Önce bize yüklenenleri taşıyan deve oluruz, sonra o yükleri reddeden aslan, en sonunda ise kendi oyununu kuran çocuk. Gençlikte hayal, dışarıya doğru bir genişlemedir. Olgunlukta ise hayal, içeriye doğru bir derinleşmedir. Gökyüzünü istemekten vazgeçmezsin, sadece gökyüzünün bir başarı sembolü değil, bir özgürlük hali olduğunu anlarsın. Bir zamanlar herkes beni sevsin olan hayalin kendim olarak sevilebileyime dönüşür. Küçülme gibi görünen şey, aslında özüne dönmedir. Büyüklükten derinliğe geçiştir.
İnsan yaş aldıkça iki büyük yanılsamadan uyanır: Sözcüklerin büyüklüğüyle etkisinin, hayallerin büyüklüğüyle değerinin ölçülmediğini fark eder. Sartre, “insan özgürlüğe mahkumdur” der. Bu mahkumiyet, bize verilen senaryoyu oynamak zorunda olmamamızdır.
Bir cümle bir ömrü değiştirebilir. Küçük bir umut, insanı on yıllarca ayakta tutabilir. Bir dostun tam zamanında söylediği “yalnız değilsin” cümlesi, binlerce kitaptan daha fazla iyileştirir. Bu yüzden gerçek kahramanlık, bize anlatılan masallardaki gibi ejderhayı öldürmek değildir.
Gerçek kahramanlık, bize çocukken verilen hikayenin dışına çıkabilme cesaretidir. Kendi sesini bulmak, kendi kelimene ruh üflemek ve en önemlisi, kendi hayalini kurmaya izin vermek. İnsan hayatı, başkalarının kelimeleriyle başlayıp kendi sesini bulma cesaretiyle tamamlanan bir yolculuktur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
