Herkesin hamasetle yaklaştığı, Ankara’da alışılagelmiş “İsrail’in yayılmacılığı” sloganlarının atıldığı şu günlerde, meseleyi biraz da olgular, arka plandaki diplomatik trafik ve rasyonel hesaplar üzerinden değerlendirmekte fayda var. Zira ortada komplo teorilerine taş çıkartacak kadar karmaşık, ancak bir o kadar da somut bir jeopolitik satranç oynanıyor.
Geçen kıştan beri kulislerde konuşulan bir konu vardı: Nisan 2025’te Azerbaycan’da kurulan Türkiye-İsrail “çatışma önleme” (deconfliction) mekanizması. Ankara’daki karar alıcılar, bu adımı sadece Suriye odaklı değil; aynı zamanda İran’a karşı yürütülen bir tür taktiksel “ortak cephe” veya en azından bir iletişim köprüsü olarak okudu. Ancak İsrail’in Ebu el-Duhur hamlesi, Tel Aviv yönetiminin bu mekanizmayı bir çatışma önleme aracı olarak görmediğini net bir şekilde ortaya koydu. Aksine İsrail, bunu günü geldiğinde vuracağı hedefler için “Biz kırmızı çizgimizi ilettik, defalarca uyardık ama dinlemediler” diyebileceği bir meşruiyet ve belgeleme zemini olarak kurgulamış.
İsrail’in sahadaki hesabı aslında son derece pragmatik. Bakü üzerinden İran’ı çevrelerken Türkiye’yi faydalı bir aktör olarak görüyorlar. Fakat söz konusu Kuzey Suriye, yani İsrail’in kendi “arka bahçesi” saydığı hava sahası olunca işin rengi değişiyor. Türkiye’nin burada radarlar ve Bayraktar İHA’larıyla kalıcı bir altyapı inşa etmeye kalkması, Tel Aviv için doğrudan kendisine yönelik bir “hareket serbestisi tehdidi” anlamı taşıyor. Nitekim Netanyahu, Bakü’de dostça gülümsediği Türkiye’yi, Ekim 2026 seçimleri öncesinde iç siyasette “kuzeyden gelen güvenlik tehdidi” olarak pazarlamaktan zerre çekinmedi. Yine de İsrail içindeki siyasi tartışmalara ve tepkilere baktığımızda, Netanyahu’nun bu hamlesinde tam anlamıyla başarılı olduğunu söylemek de zor.
Peki, bu operasyonun taşeronu İsrail, siparişi veren Moskova olabilir mi?
Açıkçası bu kadar doğrudan bir “sipariş” tezinin altının doldurulması kolay değil. Ortada Mossad-Şam hattı, Shaibani-Gofman görüşmeleri ve meşhur Tom Barrack’ın olduğu bir zincir var. Rusya ise bu operasyonel zincirin hiçbir yerinde görünmüyor. İsrail’in 2015’ten bu yana Suriye hava sahasında zaman zaman Rusya’nın taşeronu gibi davrandığını biliyoruz. Fakat Tel Aviv günün sonunda her zaman kendi ajandasına sadık kaldı. Öte yandan, Rusya’nın Suriye’de Esad üzerindeki İran etkisinden eskiden beri rahatsızlık duyduğu da bir gerçek. Hatta Moskova, sık sık Adana Mutabakatı’na atıf yaparak, Suriye’de İran nüfuzu yerine Türkiye’nin ağırlığını tercih edebileceğini üstü kapalı da olsa göstermişti.
Ne var ki uluslararası ilişkilerde bazen çıkarlar o kadar kusursuz örtüşür ki, kimsenin kimseye sipariş vermesine gerek kalmaz. Ayrıca, Mahir Kaynak’ın aklıyla meseleye yaklaşıp biraz spekülasyon yapmak mümkün. Türkiye’nin Suriye’de kalıcı askeri üsler inşa etmesi ve deniz kıyısına radar kurma planları, şu sıralar en çok Moskova’nın sinirlerini bozuyor. İsrail’in Türk askeri altyapısını deyim yerindeyse “daha betonu kurumadan” vurması, Moskova açısından tam manasıyla “bedavadan sağlanmış bir caydırıcılık” oldu. Yani Türkiye’nin Suriye’de kök salmasını engellemek isteyen iki farklı devletin, belki de birbirlerinden habersiz biçimde aynı eksende buluştuğu ilginç bir tabloyla karşı karşıyayız. Ayrıca, bir de Ukrayna dosyamız olduğunu unutmayalım.
Washington biliyordu Ankara “ekranda” gördü
Meselenin bir diğer kritik boyutu da saldırının kimlere, ne kadar önceden fısıldandığı. Trump’ın “bilgilendirildim” yolundaki kaçamak ifadelerini ve Tom Barrack’ın açıklamalarını yan yana koyduğumuzda tablo netleşiyor: ABD yaklaşan operasyonu çok büyük ihtimalle biliyordu, muhtemelen “yapmayın” dedi ama İsrail’i durduramadı. Bu durum, Washington’un Tel Aviv üzerindeki nüfuzunun sınırlarını, yahut o gücü kullanmaktaki devasa isteksizliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Diplomasi dünyasında “bilgilendirilmek” doğrudan “yeşil ışık yakmak” anlamına gelmeyebilir, ancak kesin bir ‘zımni kabullenişi’ ifade eder.
Gelelim Ankara’ya… Operasyon gecesi yaşanan telaşa bakılırsa, Türkiye’nin operasyondan önceden haberdar olma ihtimali neredeyse sıfır. Fakat başkent kulislerinde “acaba” sorusu halen zihinleri kurcalıyor. Zira o gece Türk radarları, İsrail uçaklarının aniden kuzeye, yani Türkiye yönüne doğru hareketlendiğini tespit etti. Elde net bir hedef bilgisi yoktu. Uçakların doğrudan Türkiye topraklarına mı, yoksa sınır ötesindeki Türk birliklerine mi yöneldiği belli olmadığı için bir anlık panik yaşandı, savaş uçaklarımızın acilen kalkmasına ramak kalan bir kriz ortaya çıktı.
Eğer Ankara, bazılarının iddia ettiği gibi ABD veya başka bir kanal üzerinden önceden uyarılmış olsaydı, o gece radar ekranları karşısında “Acaba bizi mi vuracaklar?” diye bir belirsizlik fırtınası yaşanmazdı. Açık konuşmak gerekirse İsrail o gece Türkiye’yi, kendi radar ekranında beliren meçhul izlerle baş başa bıraktı.
Sonuç olarak ortada, salt hamasetle ve “İsrail’i lanetliyoruz” gibi bildik açıklamalarla analiz edilebilecek basit bir kriz bulunmuyor. Karşımızda, Türkiye’yi bir masada (Azerbaycan) müttefikmiş gibi kurguya dahil edip, diğer masada (Suriye) varoluşsal bir tehdit olarak algılayan ve saniyesinde tetiğe basan, üstelik bunu Washington’un gözünün içine baka baka, Moskova’nın ise bıyık altından gülümsemeleri eşliğinde yapan bir Netanyahu hükümeti var. İsrail devlet aklının bu provokatif senaryoya ne ölçüde iştirak ettiği ise ayrı bir tartışma konusu.
Bu satrancı doğru okuyamazsak, radarlarımızda aniden beliren o uçakların nereye gittiğini hep son saniyede, gergin gözlerle ekrana bakarak öğrenmeye devam ederiz.
Not: Görsel yapay zekâyla üretilmiştir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
