Toplumumuzun farklı kesimlerinde son dönemde sıklıkla gündeme getirilen bir soru var:
“Yakın bir tarihe kadar terör örgütü PKK’yı çok sert biçimde eleştiren iktidar, neden bugün “Çerçeve yasa”yı kabul etti?”
Bu soruyu yöneltenler, zaman zaman başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere AK Partili bakanların ve milletvekillerinin geçmişte PKK’ya yönelik sert açıklamalarını sosyal medyada yeniden yayımlıyor ve “Arşiv unutmaz” diyorlar.
Üstelik bu görüşü dile getirenler yalnızca milliyetçi kesimlerden değil. İçlerinde çiçeği burnunda Yeni Parti’ye gönül veren yurttaşlar da bulunuyor. Bu seçmenlerin bir bölümü, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in ve partisinin bazı milletvekillerinin TBMM’de yasaya verdiği desteği hayal kırıklığıyla karşılıyor.
Toplumda yükselen tepkinin farkında olan başta AK Parti olmak üzere yasaya olumlu oy veren siyasi partiler ise tutumlarının nedenlerini kamuoyuna anlatmaya çalışıyor.
Gündeme getirilen soru son derece yerinde.
Buradaki temel mesele, iktidarın PKK’ya ilişkin değerlendirmesinin değişmesinden ziyade, terörü sona erdirmek için kullandığı yöntemin değişmiş olmasıdır.
Peki iktidar neden böylesine keskin görünen bir politika değişikliğine gitti?
Bunun siyasi ve stratejik nedenleri birkaç başlık altında değerlendirilebilir.
Askeri mücadeleden hukuki tasfiyeye
Birinci neden, askerî mücadelede gelinen noktadır.
Türkiye uzun yıllar PKK’yı esas olarak askerî, istihbari ve güvenlik yöntemleriyle etkisiz hale getirmeye çalıştı. Bugünkü yaklaşım ise kabaca şu düşünceye dayanıyor:
“Örgüt gerçekten silah bırakıyor ve kendisini tasfiye ediyorsa, bunun hukuki çıkış yolunu da oluşturalım.”
Nitekim TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş da örgütün tamamen tasfiye olduğunun ve silahların bırakıldığının anlaşılmasının ardından gerekli yasal düzenlemelerin yapılacağını ifade etmişti.
Dolayısıyla hükümet açısından Çerçeve Yasa, PKK’nın taleplerinin kabul edilmesi şeklinde değil, askerî mücadeleyle elde edilen üstünlüğün kalıcı ve hukuki bir tasfiyeye dönüştürülmesi şeklinde sunuluyor.
Suriye ve bölgesel denklem
İkinci ve belki de en önemli stratejik neden Suriye’dir.
Irak ve Suriye’deki gelişmeler, İsrail-İran gerilimi, ABD’nin Suriye politikası ve Türkiye’nin güney sınırındaki Kürt yapılanmaları dikkate alındığında Ankara açısından mesele artık yalnızca Türkiye içindeki PKK değildir.
PKK/KCK ile bağlantılı bölgesel yapıların geleceği de Türkiye’nin güvenlik politikasının merkezindedir.
Ankara’nın stratejisinin şu şekilde geliştiği düşünülebilir:
Türkiye içindeki silahlı çatışmayı kapatmak, PKK’nın Irak’taki silahlı yapılanmasını tasfiye etmek ve ardından Suriye’deki güvenlik sorununa yoğunlaşmak.
Suriye’de SDF’nin geleceği, silahlı unsurların merkezi devlet yapısına entegrasyonu, sınırların ve enerji kaynaklarının kontrolü Türkiye açısından son derece önemlidir.
Ankara uzun süredir YPG/SDF yapılanmasını PKK’nın Suriye uzantısı olarak değerlendiriyor. Bu nedenle Türkiye’deki sürecin Suriye denkleminden bağımsız düşünülmesi mümkün değildir.
Bahçeli faktörü
Üçüncü önemli unsur, MHP’nin ve özellikle Devlet Bahçeli’nin sürece verdiği destektir.
Bu desteğin siyasi önemi küçümsenmemeli.
AK Parti tek başına benzer bir süreç başlatsaydı milliyetçi seçmenlerden çok daha güçlü bir tepkiyle karşılaşabilirdi.
Sürecin başlıca siyasi taşıyıcılarından birinin MHP olması, iktidarın hareket alanını genişletti.
Yıllardır PKK ve DEM Parti konusunda en sert siyasi çizgilerden birini savunan Devlet Bahçeli’nin sürecin önünü açan aktörlerden biri haline gelmesi, Türk siyasetinde alışılmışın dışında bir tablo ortaya çıkardı.
Silah bırakanlara ne olacak?
Dördüncü neden son derece pratik bir soruna dayanıyor.
Devlet bir örgüte,
“Silahınızı bırakın ve kendinizi feshedin”
diyorsa, silah bırakan örgüt mensuplarının bundan sonra ne olacağı sorusuna da cevap vermek zorundadır.
Binlerce örgüt mensubunun tamamına, işledikleri suçların niteliğine bakılmaksızın aynı hukuki işlemin uygulanması silah bırakma sürecini zorlaştırabilir.
Bu nedenle soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerinin nasıl yürütüleceğini belirleyen hukuki bir mekanizmaya ihtiyaç duyulması anlaşılabilir.
Ancak burada çok önemli bir kırmızı çizgi bulunuyor:
Silah taşımış fakat doğrudan öldürme eylemine karışmamış bir örgüt mensubu ile sivillerin, askerlerin veya güvenlik görevlilerinin ölümünden doğrudan sorumlu olan kişiler aynı hukuki kategoriye sokulmamalıdır.
Toplumun hassasiyet gösterdiği noktalardan biri de budur.
Kürt seçmen ve toplumsal normalleşme
Beşinci boyut iç siyasettir.
Türkiye’de Kürt meselesinin yalnızca güvenlik politikalarıyla ele alınmasının uzun vadede yeterli olmadığı görüşünün giderek daha fazla kabul gördüğü söylenebilir.
Terörün gerçekten sona ermesi halinde Kürt kökenli vatandaşlarla devlet arasındaki ilişkinin silahlı örgütün gölgesından çıkarılması önemli bir kazanım olabilir.
PKK silahlı bir aktör olmaktan çıkarsa Kürt meselesinin kültürel haklar, ekonomik kalkınma, yerel yönetimler ve siyasal temsil gibi başlıkları “terör” filtresinden geçirilmeden tartışılabilir.
Bu durum uzun vadede PKK’nın toplumsal meşruiyet alanını da daraltabilir.
Ancak sürecin seçim hesapları, yeni anayasa veya gelecekte kurulabilecek siyasi ittifaklarla bağlantılı olup olmadığı tartışmalıdır.
Muhalif çevreler böyle bir siyasi hesap bulunduğunu savunuyor. İktidar ise süreci “Terörsüz Türkiye” ve toplumsal bütünleşme projesi olarak açıklıyor.
Burada kesin hükümler vermek yerine iki farklı siyasi okumanın bulunduğunu kabul etmek daha doğru olacaktır.
Üstelik bu iki ihtimal birbirini dışlamak zorunda değildir.
Bir süreç aynı anda hem devletin güvenlik çıkarlarına hizmet edebilir hem de iktidara iç politikada avantaj sağlayabilir.
Terörün ekonomik maliyeti
Bir başka önemli boyut ekonomidir.
Kırk yılı aşan terörle mücadele Türkiye’ye yalnızca ağır bir insan kaybı yaşatmadı.
Savunma ve güvenlik harcamaları, sınır ötesi operasyonlar, yatırımların gecikmesi, bölgesel kalkınmanın yavaşlaması ve güvenlik nedeniyle oluşan dolaylı ekonomik kayıplar da dikkate alındığında maliyet çok büyüktür.
Terörün gerçekten ve kalıcı biçimde sona ermesi halinde Türkiye bu kaynakların önemli bir bölümünü ekonomik ve sosyal kalkınmaya yönlendirebilir.
Peki dünkü söylemler ne olacak?
Ancak yazımızın başında işaret ettiğimiz çelişki göz ardı edilmemelidir.
Asıl siyasi tartışma da burada başlamaktadır:
“Daha birkaç yıl önce PKK ve onunla ilişkili olduğu düşünülen siyasi yapılarla en küçük teması bile sert biçimde eleştiren bir iktidar, bugün nasıl böylesine kapsamlı bir hukuki düzenlemeyi savunabiliyor?”
İktidar çevreleri buna şöyle cevap verebilir:
“PKK güçlü olduğu için müzakere etmiyoruz. Tam tersine, örgüt askerî olarak etkisiz hale getirilmiş ve tasfiye aşamasına gelmişken silah bırakmasının hukuki şartlarını oluşturuyoruz.”
Eleştirenler ise şöyle diyebilir:
“Dün başkalarını terör örgütüyle müzakere etmekle suçlayan iktidar, siyasi şartlar değişince kendisinin daha önce eleştirdiği yönteme yöneldi.”
İki yaklaşım arasındaki esas tartışma tam da burada yatıyor.
Ancak stratejik açıdan değişimi yalnızca “iktidar fikir değiştirdi” diyerek açıklamak yeterli değildir.
Askerî üstünlük, Suriye’de değişen denklem, Bahçeli’nin desteği, PKK’nın tasfiyesini kalıcılaştırma isteği, Kürt meselesini silahlı çatışma zemininden çıkarma arzusu ve iç siyasi hesaplar birlikte değerlendirildiğinde politika değişikliğinin nedenleri daha anlaşılır hale gelmektedir.
Türkiye ne kazanabilir?
En büyük kazanç, yaklaşık kırk yıldır devam eden silahlı çatışmanın gerçekten sona ermesi olacaktır.
Bu yalnızca güvenlik açısından değil, ekonomik, toplumsal ve siyasi açıdan da tarihî sonuçlar doğurabilir.
İkinci büyük kazanç Suriye olabilir.
Ankara’nın daha geniş stratejisinin;
Türkiye içinde PKK → Irak’taki silahlı merkezler → Suriye’de YPG/SDF meselesi olarak ilerlediği düşünülebilir.
Bu üç alandaki silahlı yapılar birbirinden ayrıştırılabilir ve Türkiye açısından tehdit oluşturan bağımsız silahlı örgütlenmeler ortadan kaldırılabilirse, güney sınırında onlarca yıldır devam eden güvenlik sorunu büyük ölçüde farklı bir zemine taşınabilir.
Üçüncü önemli kazanç ise Kürt vatandaşlarla PKK arasındaki bağın zayıflaması olabilir.
Silahlı örgüt ortadan kalktığında Kürt meselesinin siyasi ve toplumsal boyutları artık silahların gölgesinde değil, demokratik siyaset içerisinde tartışılabilir.
Ancak beş büyük risk var
Bütün bunlara rağmen süreç ciddi riskler taşımaktadır.
Birinci ve en büyük risk, PKK tabelasının indirilmesine rağmen örgütsel yapının başka isimler altında devam etmesidir.
Silahlı kadrolar kâğıt üzerinde PKK’yı fesheder fakat Irak veya Suriye’de başka yapılara geçerse Türkiye bazı hukuki adımlar atmış, fakat güvenlik sorununu ortadan kaldıramamış olur.
İkinci risk, Suriye’deki entegrasyonun yalnızca kâğıt üzerinde kalmasıdır.
Türkiye açısından asıl soru şudur:
SDF gerçekten Suriye devletinin denetimine mi giriyor, yoksa kendi komuta yapısını ve silahlarını koruyan yarı bağımsız bir ordu olarak mı kalıyor?
İkinci ihtimal gerçekleşirse Ankara açısından sorun çözülmüş sayılamaz.
Üçüncü risk, “Devlet taviz verdi” algısının oluşmasıdır.
Bu özellikle şehit aileleri, gaziler ve yıllarca terörle mücadele etmiş güvenlik personeli açısından son derece hassas bir konudur.
Dün “terörist” denilen kişilerin bugün hiçbir bedel ödemeden topluma döndüğü görüntüsü oluşursa ciddi toplumsal tepki ortaya çıkabilir.
Bu nedenle hukuki düzenlemenin kimleri kapsadığı kadar, kimleri kapsamadığı da önemlidir.
Dördüncü risk, siyasi hesapların devlet stratejisinin önüne geçmesidir.
Kimi yurttaşlarımız tarafından dile getirilen kaygıların tümüyle yersiz olduğu söylenemez.
Yıllarca birbirlerine son derece sert biçimde karşı duran siyasi hareketlerin aynı süreç etrafında buluşması olağanüstü bir gelişmedir ve bunun iç politikada sonuçları olacağı açıktır.
Ancak süreci yalnızca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesi veya anayasa hesabıyla açıklamak da eldeki kanıtların ötesine geçmek olur.
İç siyasi fayda arayışı bulunabilir; aynı zamanda gerçek bir devlet güvenliği hedefi de olabilir.
Beşinci ve belki de en büyük jeopolitik risk ise Orta Doğu’daki yeni güç mücadelesidir.
Bugünkü Orta Doğu, 2013-2015 çözüm sürecinin yaşandığı Orta Doğu değildir.
Suriye’de dengeler değişmiştir. Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisi artmıştır. SDF’nin geleceği yeniden şekillenmektedir. İsrail-Türkiye rekabeti Suriye üzerinden daha görünür hale gelmektedir. ABD ise bölgedeki müttefikleri arasında doğrudan bir çatışma çıkmasını önlemeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla Ankara açısından PKK sorununu kapatmanın stratejik değeri geçmişe göre daha da artmış olabilir.
Türkiye aynı anda PKK, Suriye, İsrail ve bölgesel güç mücadelesi ile uğraşmak istemiyor olabilir.
Kanımca bu, sürecin arkasındaki en önemli fakat kamuoyunda yeterince tartışılmayan nedenlerden biridir.
Sonuç: Ölçü söz değil sahadaki gerçeklik olmalı
Sonuç olarak PKK gerçekten ve tamamen silah bırakır, örgütsel komuta yapısını dağıtır ve Irak ile Suriye’deki bağlantılı silahlı yapılar da bağımsız askerî güç olmaktan çıkarsa; devletin bunun karşılığında sınırlı, kontrollü ve denetlenebilir bir hukuki çıkış yolu oluşturması stratejik açıdan doğru bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.
Çünkü savaşların çoğu yalnızca askerî zaferle bitmez.
Askerî üstünlüğün siyasi ve hukuki bir sonuca dönüştürülmesi gerekir.
Ancak Ankara’nın yapabileceği en büyük hata, örgütün yalnızca adını değiştirmesini “tasfiye” kabul ederek hukuki imkânları peşinen devreye sokmak olur.
Bu nedenle ölçü “PKK ne söyledi?” olmamalıdır.
Ölçü üç somut soru olmalıdır:
Silahlar gerçekten teslim edildi mi?
Komuta-kontrol yapısı gerçekten dağıldı mı?
Suriye ve Irak’taki bağlantılı silahlı yapılar gerçekten merkezi devletlerin denetimine geçti mi?
Bu üç soruya güvenilir ve doğrulanabilir biçimde “evet”denilebilirse süreç Türkiye açısından tarihî bir başarıya dönüşebilir.
Birincisine evet, diğer ikisine hayır deniliyorsa sorun çözülmüş değil, yalnızca başka bir biçime sokulmuş demektir.
Ve tam bu noktada önümüzde belki de Çerçeve Yasa’nın kendisinden daha önemli bir soru duruyor:
MGK, örgütün gerçekten silah bıraktığını ve tasfiye olduğunu hangi somut kriterlere göre tespit edecek?
Daha da önemlisi:
Bu tespit hatalı olursa, MGK’nın değerlendirmesini kim ve nasıl denetleyecek?
Kanunun en tartışmalı hukuki ve anayasal noktalarından biri işte burada düğümleniyor.
Çünkü böylesine tarihî bir süreçte devletin yalnızca örgütün silah bıraktığına inanması yetmez.
Silahların bırakıldığını, örgütsel yapının dağıldığını ve tehdidin gerçekten ortadan kalktığını kuşkuya yer bırakmayacak biçimde tespit etmesi gerekir.
Aksi halde Türkiye kırk yıllık bir sorunu çözmüş olmaz.
Sadece adını değiştirmiş olur.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
