“Komşu komşunun külüne muhtaçtır”derler ya, Yunanistan’ınki de o hesap. Gerçi Yunanlılar batan ekonomiyi kurtarmak için yıllardır güzelce “uyuttukları” Avrupa Birliği’nin kapısını aşındırıp duruyor ama bir yandan da gözleri Ege’nin karşı kıyısında.
Türkiye’den ekonomik yardım bekliyor değiller, istedikleri mümkün olduğu kadar çok Türk turistin gelmesi. Bunun için yaz aylarında Yunan adalarını ziyaret etmek isteyenlere sınır kapılarında, daha doğrusu limanlarda vize vermeye başladılar.Tabii, en iyisi hazır bir Schengen vizesiyle gitmek ama böyle bir imkan yoksa “çat kapı” vize de denenebilir.
Ayvalık-Midilli arasında günde iki kez, sabah ve akşam feribot seferi olduğunu öğrenince, günü birlik bir ziyaret yapmaya karar veriyoruz. İşin ilginç tarafı, üzerinizde mayo, tişört ve plaj havlusuyla ciddi ciddi Ayvalık gümrüğünden çıkış yapıyorsunuz. Topu topu iki memur var pasaportları kontrol eden, tabii bir de çıkış pulu yetiştirmeye çalışan görevli ama geçiş bir kaç dakikada tamamlanıyor.
Asıl şaşkınlığı “feribot”u görünce yaşıyoruz çünkü “feribot” dedikleri Kadıköy-Karaköy arasında yolcu taşıyan gemilerden hallice, hatta onlardan bile küçük. “Feribot” denilmesinin nedeni ise, arkasında çıkarma gemilerindekine benzer bir kapak ve topu topu 5-6 aracın sığabileceği bir alan olması. Fatih Sultan Mehmet’in 1462’de fethettiği Midilli’ye torunları 550 yıl sonra bu gemilerle turistik çıkarma yapıyor!
Ayvalık’tan Midilli’ye iki Türk şirketi yolcu taşıyor, gidiş-dönüş 30 euro, yani 70 lira. Çok isabetli bir seçim yapmadığımızı, aynı anda kalkan diğer gemi bizimkine daha yolun başında fark atınca anlıyoruz. Bizim teknede yaklaşık 100 kişi var; grup halinde gelenler hemen gazete kağıtlarını serip kahvaltıya başlıyor. Konuşmalara bakılırsa aralarında Bodrum ve Manisa’dan gelenler de var.
1 saat 40 süreceği söylenen yol 10 dakika daha uzuyor ve 11.20’de Yunanlıların “Lesvos” dediği Midilli’ye ayak basıyoruz. Pasaport kuyruğunda beklerken duvara yapıştırılmış Türkçe ”vize işlemleri” yazıları gözümüze takılıyor, bunlar vizeyi son dakikada almak isteyenler için. Vizeli gelen temkinlilerin oluşturduğu kuyruk hızlı çalışan üç polis sayesinde hemen eriyor. Gerçi bizim kuyrukta çok sayıda yeşil pasaportlu da var, yani vize almak zorunda olmayanlar.
Sadece bir kaç saatimiz olduğu için hemen Midilli’yi dolaşmaya başlıyor ve biraz Ortaköy, biraz Çengelköy, biraz da Balıkpazarı’nı andıran rengarenk çarşıya dalıyoruz. Çarşı hayli kalabalık, konuşmalara bakılırsa alışveriş yapmaya gelen Türk sayısı hiç de az değil. Bir pastanenin vitrinindeki simit dikkatimizi çekiyor, tıpkı Türk simiti gibi, sadece bizimkinden 7-8 kat büyük. Küçük bir Midilli hatırası almak için girdiğimiz dükkanın sahibi harita hediye ediyor, hem de Türkçe!
Çarşının renklerinden uzaklaşıp deniz kenarındaki bir kafeye oturuyor ve karmaşık cümleler kurmadan doğrudan“ no sugar, yes sugar” diyerek bir sade, bir de şekerli kahve siparişi veriyoruz. Kahveyi bizdeki fincanlarla, büyük bardak su ve kurabiyeyle getiriyorlar. Sıcak havada buzlu su iyi geliyor, kahvenin tadı eh, şöyle böyle ama kurabiye çok güzel. Limana bakan bu kafeden Midilli biraz Bodrum’a, biraz Kuşadası’na benziyor.
Keşfe devam etmek için yeniden yola koyuluyoruz ama sonuçta burası küçük bir ada ve “oto sanayi”ye gelince içerlerde artık görülecek bir şey kalmadığını anlayarak en çok merak ettiğimiz yere, yani deniz kenarındaki lokantalara yöneliyoruz.
Kafelerde dikkatimizi çeken büyük Türkçe mönüler buradaki lokantalarda da var. Türkiye’de turistleri çekmeye çalışanlar gibi burada da bildikleri tek tük Türkçe kelimelerle bizi ikna etmeye uğraşıyorlar. Sonunda “Cimis O Hontros”a, yani Türkçesi ile “Şişman Jimis” lokantasına karar veriyoruz. Deniz kıyısında meze ağırlıklı güzel yemeğin faturası 25 euro, yani 57 lira. Bizi geldiğimizden de çoşkulu ve dostça uğurluyor, Türkçe kartvizitlerini de vermeyi unutmuyorlar.
Kalan 1-2 saatimizi de, “halk plajı” olarak tanımlanabilecek yerde değerlendirmek istiyoruz. Giriş adam başı 2 euro, yani 4.5 lira ve bu paraya şenzlong da dahil. Denizin güzelliğini anlatmak için acaba hangi kelimeleri seçmeli? Karşı taraftakı Sarımsaklı’da deniz çok güzel ama burada su sanki bir başka berrak.
Tekne, pardon “feribot” 19.00’da kalkacağı için hemen pasaport kontrolünden geçip çıkış işlemlerini yaptırıyoz. “Free Shop”taki yağmaya benzer görüntüyü önce Türklerin olağan alışveriş merakına bağlıyoruz ama az sonra bunun nedeninin sadece 13 euroya, yani Türkiye’deki fiyatının çok altında satılan rakı olduğunu anlıyoruz.
Dönüşte deniz dalgalı olduğu için 1 saat 40 dakikalık süre bu kez 2 saati buluyor. Cunda’nın ışıkları görününce herkes “çaktırmadan” teknenin çıkışına yöneliyor; amaç kuyruğun sonuna kalmadan pasaport kontrolünden bir an önce geçebilmek.
Bunlar, sadece 7 saat süren bir gezinin notları ama hemen hemen her yerinde insanların yaşadığı ada elbette bunlarla sınırlı değil. Türkiye’nin ilk doğal taş şirketinin kurucusu olan Can Öztüre aynı zamanda bir Ege aşığı. Öztüre hazırladığı rehberde Midilli’ye gideceklere eğer bir kaç gün kalacaklarsa mutlaka araç ya da motosiklet kiralamalarını öneriyor. Öztüre’nin görülmesini önerdiği yerler arasında Petra ve Molivo başta geliyor, arkeoloj meraklılarına ise Midilli’nin merkezindeki müzeyi gezmeleri gerektiğini söylüyor. Öztüre Midilli’ye gideceklere ayrıca, meyhane benzeri “kafe-ouzeri”lere ve yol üstlerinde bulunan kafelere uğramalarını öneriyor.
Özellikle Türkleri dost ve sıcak karşılayan Midilli Ege’ye, diğer ülkenin tarafından bakmak için güzel bir fırsat. İnsanın mayo ya da şortla gidebileceği, Türkiye’ye bu kadar yakın bir yere vizeyle girmek zorunda olması ise mutlaka çözülmesi gereken bir sorun. Öyle ya, Yunanlılar Ayvalık’ın perşembe pazarına ellerini kollarını sallayarak gelebilirken, Türkler Midilli’ye neden vize başvuru kağıtlarıyla gitsin?
Fotoğraf: visitlesvos.gr
