Siyasi tarihimizin son yirmi yılını sağlıklı okuyabilmek için önce kendimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
AKP’nin uzun iktidarı yalnızca kendi seçmen gücünün eseri değildir. Kabul edelim ki, bu süreçte çoğumuz, bilerek ya da bilmeyerek, bir şekilde bu iktidarın değirmenine su taşıdık.
Kronolojiye baktığımızda ittifakların nasıl şekil değiştirdiğini net biçimde görüyoruz:
2002–2007 (Kuruluş ve liberal koalisyon): AKP, AB üyelik süreci ve “vesayetle mücadele” söylemiyle geniş bir meşruiyet havzası kurdu. Liberaller ve o dönemki Cemaat (hizmet hareketi) bu blokun taşıyıcı kolonlarıydı.
2007–2011 (Referandum ve yargı dönüşümü): 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi, 367 tartışması ve 2010 referandumu, AKP–Cemaat ittifakının zirvesiydi. “YetmezAmaEvet”çiler de bu evrede aktif rol oynadı. Muhalefetin ana ekseni AKP’yi durdurmaktan çok, sürece “eleştirel destek” vermek biçiminde şekillendi.
2013–2015 (Kırılma ve yeni arayışlar): Gezi ve 17–25 Aralık ile AKP–Cemaat ittifakı çöktü. AKP bu boşluğu Kürt siyasetiyle “çözüm süreci” üzerinden doldurmayı denedi; ancak 7 Haziran 2015’te çoğunluğu kaybedince eksen sertleşti ve 1 Kasım’da yeniden tek başına iktidar geldi. AKP, çoğunluğu kaybettiği anda bile kazandı.
2016 sonrası (Cumhur İttifakı): 15 Temmuz’un ardından milliyetçi eksene yaslanan yeni denge, 2017 referandumu ve 2018’de MHP ile Cumhur İttifakı olarak kurumsallaştı; sistem Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçti.
2019–2023 (Yerel zaferler ve Millet İttifakı): CHP, 2019’da İstanbul ve Ankara’yı kazanarak psikolojik üstünlük elde etti; 2023’te ise Millet İttifakı (Altılı Masa) ile Kılıçdaroğlu adaylığında girdiği seçimi kaybetti.
2024 sonrası (“Normalleşme”): Yerel seçim başarısının ardından Özgür Özel liderliğinde açılan “normalleşme” ve Erdoğan’la görüşme trafiği, bir “dönüm noktası” teşkil etti.
Fakat bütün bu değişen aktörler, çöken ve kurulan ittifaklar tablosu içinde, sistemin her kritik virajda devreye soktuğu başat aktörler hep sahnedeydi: Adeta bir emniyet sübabı gibi çalışan CHP ve MHP. Birisi doğrudan açık destek vererek, diğeri ise izlediği siyasetle örtülü ve dolaylı destek vererek. Yıllar içinde CHP; seçtiği cumhurbaşkanı adaylarıyla veya sürdürdüğü muhalefet tarzıyla AKP’nin bekasına dolaylı ya da dolaysız hep bir alan açtı. Şu soru hep gündemde kaldı: Mesele sadece yapısal zaaflar ve muhalefetin bölünmüşlüğü mü, yoksa rejimin kalıcı hale gelmesini sağlayan, devletin kurumsal yapısıyla iç içe geçmiş, ondan ayrış(a)mamış, hatta devletin doğal ve süreklilik arz eden bir uzantısı gibi işleyen partiler mi?
“Altın vuruş”
Rejimin en eski ve etkili savunucusu Deniz Baykal’dan tutun da Kemal Kılıçdaroğlu’nun yıllara yayılan çabalarına kadar, aslında sistemin ihtiyaç duyduğu ana muhalefet çizgisinin hep korunduğunu görüyoruz. Ancak bu işin “altın vuruşu”, AKP’nin yerel seçimlerde büyük yara aldığı, en zayıf düştüğü anın ardından “hızır gibi” imdada yetişen Özgür Özel’e nasip oldu. Özel’in “normalleşme” faaliyetine soyunması, Kılıçdaroğlu’nun “Hesap soracağız” dediği Erdoğan ile müzakere masasına oturması, tarihi bir dönüm noktasıdır. Erdoğan’ın CHP Genel Merkezi’nde ağırlandığı o gün, siyasette iktidara verilen desteğin “nirvanası” olarak hafızalara kazınmıştır.
Bugün CHP içinde yaşanan bunalımı ve partinin neden bölündüğünü anlamak isteyen, tarihe ve Önder Sav dönemi “kurultay mühendisliklerine” bakmalıdır. Partinin bugün yaşadığı kriz, uzun vadeli kimlik bunalımının ve dışlanan örgüt hafızasının intikamıdır. Ne var ki, bu iç hesaplaşmayı siyaseten meşru görürken, kantarın topuzunu kaçıranları da uyarmak şarttır. Anonim trollerle bu ülkeye siyaset öğretilemez.
Özgür Özel yönetimi “mevzi değil cephe” diyerek geniş bir muhalefet çatısını adres gösteriyor olabilir. Ancak parti, bu iç çekişme ve kayıkçı kavgası tuzağından çıkmadıkça “devlet aklını” ve iktidarın beka operasyonlarını gözden kaçırmaya devam edecektir. Enerjisini birbirini tasfiye etmeye harcayan bir yapının, kayyum siyaseti başta olmak üzere iktidar hamlelerine karşı sahici bir direnç üretmesi imkânsızdır. Bundan sonra, asıl mesele kimin kaç oy alacağı ve reytingi değildir; gidenlerle kalanların gireceği içi boş bir “ulusolculuk” yarışının bu ülkeye zerre faydası olmayacaktır.
Kişişel olarak beni aklıma takılan birinci ve basit soru, Adnan Beker’in yeni partiye katılıp katılmayacağı ile ilgilidir. İkinci ve daha somut konu ise, yeni partinin de AKP’nin ideolojik ve rant temelli dış politikasına yakıt sağlamaya devam edip etmeyeceğidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
