İnsanlar hiç bu kadar çok konuşmamıştı. Günün her saati bir ekranın içinden fikirler akıyor, milyonlarca insan aynı anda aynı konu hakkında görüş bildiriyor, itiraz ediyor, tepki veriyor.
Sosyal medya platformları, televizyon kanalları, haber siteleri ve mesajlaşma grupları sürekli bir tartışma hali üretiyor. İlk bakışta bakıldığında, insanlık tarihinin en canlı fikir alışverişi dönemlerinden birinde yaşıyormuşuz gibi görünüyor. Fakat biraz dikkatli bakınca garip bir çelişki ortaya çıkıyor. Konuşma artıyor, ses çoğalıyor, tartışma büyüyor; buna rağmen insanların birbirini anlama kapasitesi sanki aynı ölçüde büyümüyor. Belki de tam tersine küçülüyor.
Bir zamanlar tartışmanın amacı gerçeğe yaklaşmaktı. İnsanlar aynı fikirde olmak zorunda değildi; zaten tartışma farklılıkların varlığında anlam kazanıyordu. Üniversitelerde, sendikalarda, siyasi partilerde, derneklerde, kahvehanelerde ya da uzun akşam sofralarında insanlar birbirlerine itiraz ederdi. Sert tartışmalar yaşanırdı. Sesler yükselirdi. Fakat bütün bunların içinde örtük bir kabul vardı: Karşımdaki kişi yanlış olabilir ama tamamen anlamsız değildir. Onu dinlemek zaman kaybı sayılmazdı.
Bugün bu kabulün yavaş yavaş ortadan kalktığı hissediliyor. Tartışmanın merkezinde artık fikirler değil, kimlikler duruyor. İnsanlar çoğu zaman bir düşünceyi savunmuyor; ait oldukları grubun sınırlarını koruyor. Bu nedenle tartışma başladığı anda sonuç da büyük ölçüde belli oluyor. Çünkü amaç anlamak değil, tarafını terk etmemek haline geliyor.
Belki burada küçük bir durup düşünmek gerekiyor. Çünkü sorun yalnızca sosyal medya değil. Sosyal medya çoğu zaman sebep olarak gösteriliyor ama aslında daha derinde duran bir dönüşümün aynası gibi davranıyor. Modern hayatın giderek hızlanması, siyasetin giderek kutuplaşması, medyanın dikkat ekonomisine teslim olması ve eğitimin sorgulamadan çok performansı ödüllendirmesi, uzun zamandır aynı yöne doğru akıyor. Sosyal medya yalnızca bu süreci görünür hale getirdi.
Bugünün dünyasında hız, neredeyse başlı başına bir değer haline gelmiş durumda. Hızlı düşünmek, hızlı cevap vermek, hızlı tepki göstermek… Oysa anlamak yavaş bir süreçtir. Bir fikri gerçekten anlamak için bazen ona katılmamak gerekir, bazen rahatsız olmak gerekir, bazen de kendi düşüncelerinden şüphe etmek gerekir. Modern çağın en büyük problemlerinden biri belki de burada ortaya çıkıyor. İnsanlar bilgiye ulaşmak için her zamankinden daha fazla imkâna sahip; ancak kendi fikirlerinden kuşku duymak için aynı isteği göstermiyor.
Bu dönüşümün yalnızca kültürel değil, ekonomik bir tarafı da var. Modern kapitalizm yalnızca mal ve hizmet üretmiyor; aynı zamanda belirli davranış biçimleri de üretiyor. Sürekli rekabet eden, sürekli kendini görünür kılmaya çalışan ve sürekli performans göstermek zorunda hisseden bireyler, zamanla ortak hakikat arayışından uzaklaşıyor. Çünkü rekabet mantığı iş birliğinden çok üstün gelmeyi ödüllendiriyor. Tartışmalar da bu atmosferden bağımsız değil. Karşı tarafı anlamaya çalışmak yerine onu alt etmek, düşünceyi geliştirmek yerine pozisyonu korumak daha değerli hale geliyor. Belki de bu nedenle günümüz insanı tarihte hiç olmadığı kadar fazla bilgiye sahip olmasına rağmen, ortak bir düşünme zemini kurmakta giderek daha fazla zorlanıyor.
Bu durum siyasette daha belirgin hale geliyor. Siyasi tartışmaların önemli bir kısmı artık karşı tarafı ikna etmeyi değil, kendi tarafını konsolide etmeyi amaçlıyor. Televizyon ekranlarında ya da sosyal medya platformlarında izlediğimiz birçok tartışma aslında bir tartışma değil. Daha çok karşılıklı pozisyon bildirimine benziyor. Taraflar birbirlerini dinlemiyor; yalnızca kendi kitlelerine konuşuyor. Böyle olunca tartışma, gerçeği arayan bir süreç olmaktan çıkıp sadakat gösterisine dönüşüyor.
Üniversitelerin yaşadığı dönüşüm de bu tabloyla bağlantılı. Bir dönem toplumun düşünsel laboratuvarları olarak görülen üniversiteler, giderek daha fazla teknik uzmanlık merkezlerine dönüşüyor. Uzmanlık elbette gerekli; ancak uzmanlık ile düşünce aynı şey değil. Bir toplumun eleştirel kapasitesi yalnızca bilgi üretmesiyle değil, farklı fikirlerin güvenli biçimde çarpışabilmesiyle gelişiyor. Bu alan daraldığında akademik üretim devam etse bile entelektüel canlılık zayıflamaya başlıyor.
İlginç olan şu ki, insanlar bugün fikirlerinden geçmişe göre daha emin görünüyor. Fakat bu durumun bilgi düzeyindeki artıştan kaynaklanıp kaynaklanmadığı tartışmalı. Çünkü kesinlik ile doğruluk aynı şey değil. Hatta bazen tam tersi olabiliyor. Tarihe bakıldığında büyük düşünsel sıçramaların önemli kısmı, insanların kendi doğrularından şüphe etmeye başladıkları dönemlerde ortaya çıkmış. Şüphe çoğu zaman zayıflık değil, düşüncenin başlangıç noktası olmuş.
Galiba kaybetmeye başladığımız şeylerden biri de bu. Eskiden insanlar bir tartışmadan sonra fikir değiştirebilirdi. Bu durum utanç verici sayılmazdı. Hatta öğrenmenin doğal sonucu olarak görülürdü. Bugün ise geri adım atmak zayıflık gibi algılanıyor. Bir görüşü değiştirmekten çok, onu sonuna kadar savunmak değer görüyor. Böyle olunca tartışma, düşüncenin değil aidiyetin alanına dönüşüyor.
Burada daha derin bir mesele var. Tartışma kültürü aslında demokrasiyle ilgili olduğu kadar insan doğasıyla da ilgilidir. Çünkü bir insanı dinlemek, onun haklı olduğunu kabul etmek değildir. Dinlemek bazen yalnızca onun da bir hikâyesi olduğunu kabul etmektir. Modern toplumlar uzun süre bu beceri üzerine inşa edildi. Farklı insanların aynı şehirlerde, aynı kurumlarda ve aynı ülkelerde birlikte yaşayabilmesinin temelinde biraz da bu vardı.
Şimdi ise farklı bir dönemin içinden geçiyoruz sanki. İnsanlar birbirleri hakkında her zamankinden daha fazla bilgiye sahip; buna rağmen birbirlerini daha az tanıyorlar. Karşı tarafın ne düşündüğünü değil, hangi etiketi taşıdığını öğrenmek yeterli görülüyor. Birkaç kelime, birkaç sembol, birkaç siyasi tercih, insanları anlamaya yetiyormuş gibi davranılıyor. O noktadan sonra merak ortadan kalkıyor. Merak kaybolunca diyalog da yavaş yavaş anlamını yitiriyor.
Belki de tartışma kültürünün çöküşü bir sonuçtur, sebep değil. Belki insanlar birbirini dinlemeyi bırakmadı; önce birbirine olan merakını kaybetti. Çünkü merakın olmadığı yerde soru olmaz. Sorunun olmadığı yerde öğrenme olmaz. Öğrenmenin olmadığı yerde ise tartışma yalnızca ses üretir.
Bugün etrafımızda çok fazla ses var. Televizyonlarda, telefon ekranlarında, kürsülerde, toplantılarda, sokaklarda… Fakat bazen insan bütün bu gürültünün ortasında tuhaf bir sessizlik hissediyor. Sanki herkes konuşuyor ama çok az kişi gerçekten duymaya çalışıyor. Belki de tartışma kültürünün asıl kaybı burada yatıyor. Fikir ayrılıklarında değil; birbirimizi anlamanın hâlâ mümkün olduğuna dair inancın yavaş yavaş aşınmasında.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
