Medya Günlüğü’nün bu haftaki konuğu Musa Ağacık 30 yılı aşkın süredir gazetecilik yapıyor. 12 Eylül’den başlayarak Kenan Evren’den Turgut Özal’a, Süleyman Demirel’den Erdal İnönü’ye Necmettin Erbakan’dan Tansu Çiller’e, tanımadığı, o ünlü “zor” sorularından birini sormadığı tek bir politikacı yok. Sovyetlerin son lideri Mihail Gorbaçov bile, Ağacık’ın sorularından nasibini almış! Röportajımızın ikinci bölümünde sözü ona bırakıyor ve meslek yaşamında unutamadığı anılarını, her anlamda kendine özgü bir insan olan Ağacık’ın ağzından dinliyoruz:
Tansu Çiller
ABD Başkanı Bill Clinton’la sekreter Monica Lewinski arasında cereyan eden bazı şeyler ABD ve dünya kamuoyunda hayli tartışıldı. O günlerde Çiller ABD’ye gitmişti. Dönüşte Atatürk Hava Limanı’nda bir basın toplantısı yaptı. DYP’li kadınlar da kalabalık olarak Çiller’i karşılamak üzere oradaydı. Basın toplantısında Çiller’e sordum:
– Sayın Çiller, ABD Başkanı Clintin’le görüştünüz mü?
– Evet Musacığım
– Oval Ofis’te mi?
– Evet!
– Başbaşa mı?
-Evet Musa’cığım..
– Başka sorum yok, Sayın Çiller, teşekkür ederim
Salonda bulunan DYP’li kadınlar ”Koskoca Başbakan’a ne biçim soru soruyorsun” deyip üzerime yürüdüler. Ve ben oturduğum sandalyeden arkaya düştüm neredeyse boynum kırılıyordu.
General Turgut Toprak
1989’da Atatürk Kültür Merkezi’nde Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu verildi. Ben de gazeteci olarak izlemeye gittim. Bir köşede İstanbul Merkez Komutanı Orgeneral Turgut Toprak, Kuzey Deniz Saha Komutanı Amiral Rıfat Ercan, Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Cengiz İdil ile İstanbul İl Kültür Müdürü Rahmi Çubukçu sohbet ediyordu. Önceden tanıdığım Merkez Komutanı Turgut Toprak bana seslenerek:
– Ey çocuk! Bizim şöyle toplu bir fotoğrafımızı çeksene, dedi.
– Peki, sayın paşalar. Şöyle bir dizilin bakayım!’ dedim.
Paşalar dizildiler. Fotoğraflarını çektim.
– Fotoğraflardan birer adet isteriz, tamam mı?
– Getireceğim ama bir şartla! dedim.
– Neymiş şartın? diye sordu paşalar
– Bundan sonra darbe yapıp demokrasiye müdahale etmeyeceğinize dair söz verirseniz getiririm.
Paşalar söz vermediler; ben de fotoğrafları götürmedim netekim!
Necmettin Erbakan
Başbakan Necmettin Erbakan, Yıldız Parkındaki Malta Köşkü restorasyonun açılışında kendisine sordum:
– Sayın Erbakan, Türkiye’ye davet edip desteklediğiniz şeriatçı Gülbettin Hekmetyar, şeriatçı Talibanlardan kaçtı, ne düşünüyorsunuz?
Erbakan beklenmedik soru karşısında donup kalırken Basın Danışmanı Hüseyin Besli, ”Sus ulan” deyip üzerime yürüdü, korumalar da beni tartaklayıp tekmelediler. Necati Doğru, Umur Talu ve bazı gazeteciler Erbakan’a sorduğum soru nedeniyle uğradığım hakareti ve saldırıyı yazdıkları halde, üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bana yapılan saldırıyı görmezden geldi…
Mihail Gorbaçov
Yapı Kredi’nin davetlisi olarak eşi Raisa ile İstanbul’a gelen Sovyet Lideri Mihail Gorbaçov, 24 Nisan 1995’te Yapı Kredi’nin Levnt’teki tesislerinde bir basın konferansı verdi. Daha konferansına başlamadan gazeteciler Gorbaçov’u soru yağmuruna tuttular. Gorbaçov sorulardan o kadar bunaldı ki, tepkisini, ”Dünyanın her yerine gittim ama daha konferans dinlemeden soru soran gazetecileri ilk defa görüyorum!” dedi sinirli bir şekilde. Tabii sorular kesilmedi. Gazetecilerin sabırsızlığına kızan Gorbaçov; ”Bana müsade edin. 15- 20 dakika Glastnost ve Prestroyka’nın ne olduğunu anlatayım, ondan sonra sorun ne soracaksınız.”
Gorbaçov konferansını bitirdikten sonra, bazı meslek büyüklerimiz ”Türk kadınlarını nasıl buldunuz, Türk yemeklerini beğendiniz mi?” gibi ipe sapa gelmez soruları ardı sıra sıraladılar. Gorbi, birinci soruya ”Eşime saygılıyım” diye yanıtladı. İkinci soruya ise, ”Daha yemeği bile hazmedemeden konferansa geldim” diye geçiştirdi.. Sonra bir gazetenin genel yayın yönetmeni olduğu dönemde bir rivayete göre ispanya’dan öğle yemeği için taze hıyar getiren bir meslek ”büyüğümüz” kıra kırıta Gorbi’yi yıkayıp yağladıktan sonra 10 dakika süren bir soru sordu. Gorbi dayanamayıp, ”Konferansı hangimiz veriyoruz?” diye tepki gösterdi. Derken sıra bana geldi;
– Ekselans, ifade ettiğiniz gibi ‘dünyamızın değişmesinde’ sizin hızlı dönüşünüzün etkisi kaç Richter şiddetinde oldu?
– Dönüşümün etkisini ölçemedim, bilemiyorum! Yalnız ben Perestroyka’yla insanlara hiçbir dönemde verilmeyen özgürlükleri verdiğimi biliyorum.. İnsanlar artık özgür iradeyle kendi geleceğini tayin ediyorlar.
– Biraz önce ifade ettiğiniz gibi iki kutuplu dünyayı birleştirmek için mi, Sovyetler’i yıktınız
– Ben size bir şeyleri kanıtlamak zorunda değilim. Benimle ilgili ya önyargılısınız ya da yanlış bilgilendirilmişsiniz. Ben sizi kurduğum vakfa davet ediyorum. Neler yaptığımızı Moskova’ya geldiğinizde göreceksiniz. Benim ülkemi parçalamak, bölmek gibi bir amacım olmadı. Ben birliğimizin korunmasından yanayım. Siz ‘Sovyetler’i yıktınız’ diyerek açıkça bana iftira attınız. Ama sizi mahkemeye verecek değilim, merak etmeyin!
– Peki verseydiniz, hangi mahkemede beni yargılatırdınız?
– Bu sorunuzu cevaplamak zorunda değilim…
– Bu arada konferanslarınızı 50 dolardan 50 bin dolara yükseltmeniz, sizin ışığınızla aydınlanmak isteyen insanlara haksızlık değil mi Ekselans?
Gorbaçov, o anda ayağa kalkarak bağırıp çağırdı ve şu yanıtı verdi:
– Ne kadar isterseniz isteyin beni kapitalist yapmayı başaramazsınız! Siz bilmeyebilirsiniz; ama insanlar Gorbaçov’un kim olduğunu biliyor. Size sorduğunuz biçimde cevap verdim. Nasıl sorduysanız o şekilde cevabını aldınız…
– Ekselans, eskiden olduğu gibi, bugün de kırmızı ışıkta geçiyor musunuz?
-…
Alnındaki ‘şans lekesi’ bile benimle tanışmasını önlemeyen Gorbaçov’u, tanışmamızdan iki gün sonra bu kez Boğaziçi Üniversitesi’nde Rektör Prof. Dr. Üstün Ergüder’in onuruna verdiği öğle yemeğinde yakaladım. Rektör Ergüder’in aracılığıyla, ”Gorbi’yi kızdıran sorular” başlığıyla Milliyet’i Gorbi’ye sundum. Rektör Ergüder, haberin tercümesini yaptıktan sonra Gorbi, ”Sorularınız kadar, sorularımı sansür etmeden yayınlamanız da objektif bir gazeteci olduğunuzu anlamış oldum. Şimdi barışabiliriz’ diyerek bana elini uzattı, tokalaştık…
Mosa Mosa
Gorbi ilk gelişinden sanırım 3- 4 yıl sonra Yapı Kredi’nin davetlisi olarak tekrar İstanbul’a geldi. Bankanın Yeniköy Tesislerinde 2 bin davetlinin katıldığı yemekte Gorbi yine konuşmacıydı. O sıralar Rusya’da Çeçenistan da olaylar vardı. Yemekte Cengiz Çandar ayağa kalkıp Rusya tarihinden dem vurup uzun bir soylevin ardından söylev çekip sorularını sorunca, Gorbi’yi yine afakanlar bastı ve Çandar’a sinirlenerek;
– Burada konferansı hangimiz veriyoruz? Yoksa bana ne kadar bilgili olduğunuzu mu kanaıtlamaya çalışıyorsunuz?
Cengiz Çandar, Gorbi’nin azarından sonra mosmor bir yüz ifadesiyle yerine oturdu. O arada ben ayağa kalkarak Gorbi’ye soru sormaya yeltenirken, iş adamı İshak Alaton, bana laf atti:
– Musa, boşuna kendini yorma. Gorbi seni çoktan unuttu!
– Benim bildiğim Gorbi, o sorulardan sonra beni unutmaz!..
Alaton’la atışırken karşılıklı olarak Gorbi bana dönerek;
– Mosa, Mosa!.. Demesin mi?
Bunun üzerine 2 bin seçkin davetlinin önünde İshak Alaton’a, ”Aldınız mı cevabınızı?” gibisinden bir kol hareketi çektim kahkahalar arasında… Alatan abela kala kaldı. Hak etmişti çünkü…
Erdal İnönü
1991 yılında SHP Genel başkanı Erdal İnönü ile yerel seçimler nedeniyle Diyarbakır, Gaziantep, Mardin, Siirt ve Urfa’yı kapsayan bir geziye gittim. Urfa’nın Birecik ilçesinde benim gibi nesli tükenmekte olan kelaynak kuşlarının üreme çiftliğini de ziyaret ettik. İnönü’nün arkasındaki tümsekte tünemiş olan kelaynak kuşu ile Erdal Bey’i aynı kareye almak için, ”Sayın İnönü, biraz sola dönebilir misiniz?” dedim. Erdal Bey, zeki adamdı kelaynakla kendisini görüntülediğimi fark edince, bana seslendi:
– Musa kardeşim, sen de gel birlikte bir aile fotoğrafı çekelim!… diye müthiş bir espiri yaptı. Bir de baktım ne göreyim, kelaynak sadece Erdal Bey’e değil, bana da tıpa tıp benzemiyor mu?
Hayvanat Bahçesi
Bulgaristan diktatörü Todor Jivkov’un zülmünden kaçan ”Dağlı Bulgarlar”, Edirne’ye akın ettiklerinde Erdal İnönü ile birlikte SHP’nin o zamanki İstanbul İl Başkanı Mustafa Özyürek’le sabah erkenden Güneş adlı parti otobüsüyle Edirne’ye gittik. Bir gün önceden de Demirel’le bir geziden dönmüştük, o nedenle gazeteciler olarak uykusuz ve yorgunduk. SHP otobüsü de sabah erkenden hareket ettiğinden yanımıza kumanya alamadan yola çıktık. SHP İl Başkanı Mustafa Özyürek’de, kumanya için bir hazırlık yapmadığından tüm gün kızgın güneşin altında aç ve susuz kaldık. Dönüşte otobüste postu seren arkadaşları biraz neşelendirmek için yüksek sesle söylendim:
– Arkadaşlar, bundan sonra ben kendi adıma ”Baba’nın gezilerinden başka diğer liderlerin gezilerine katılmayacağım!
– Neden?
– Nedeni var mı? İşte gördüğünüz gibi SHP bizi tüm gün aç ve susuz bıraktı, üstelik Mustafa Bey, ”Size dönüşte balık ziyafeti çekeceğim, deyip bakkaldan ekmek, zeytin, peynir bile ‘geç kalıyoruz” gerekçesiyle almamıza izin vermedi…
Bu arada Erdal İnönü, sitemim üzerine otobüsün arka tarafına gelerek dedi ki:
– Musa kardeşim, kusura kalmayın sizi aç bıraktık!
– Hiç önemli değil Sayın İnönü, böylece SHP iktidarına alışmış oluyoruz!
Kahkahalar arasında İl Başkanı Mustafa Özyürek:
– Musa Bey, bizim milletin karnını doyurmak gibi bir amacımız yok ki!
– Madem milletin karnını doyurmayacaksınız, bu durumda millet enayi mi, size neden oy versin?
– Millet tabii ki enayi!
– O zaman iktidara nah gelirsiniz Mustafa Bey…
Mustafa Özyürek, cevap vermeden bir karış suratla ön tarafa geçti. O sırada Meclis’te Cumhurbaşkanlığı için seçim yapılıyordu. Özal birinci turda seçilememişti.Ben de Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili Erdal Bey’e sordum:
– Sayın İnönü, Cumhurbaşkanı olmak istediğiniz doğru mu?
– Musa kardeşim, cumhurbaşkanı istemekle olmaz, seçimle olur…
– Biliyorum ama yine de her yiğidin gönlünde bir aslan yatıyor. Sizin gönlünüzde acaba ne yatıyor?
– Musa kardeşim, benim gönlüm hayvanat bahçesi değil… (kahkahalar)
Layıglığ!
Ağrılı Sanayici ve İşadamlarının davetlisi olarak bir grup gazeteciyle 2000’de Doğu’ya gittik. Sabah gazetesinden Necati Doğru ve diğer meslektaşlar, sanayiciler, iş adamları, bölgenin ileri gelen politikacıları, şeyhleri, şıhları, emniyet müdürleri ile askeri yetkililerle birlikte Küçük Ağrı eteklerindeki Balıklı Göl’ün kenarında kurulu büyükçe bir kara kıl çadırda sohbet ederken, bizi pür dikkat dinleyen 75 yaşındaki Ağrılı Hacı Sıddık Bilgin söz alarak dedi ki:
– Musa Beg, biz Atatürk’ü çoğ seviyoruh…
– Zorunuz nedir, neden Atatürk’ü çok seviyorsunuz baba?
– Çünkü Atatürk layıglığı getirmiştir…
– Layıglıg nedir Sıddık Baba?
– Camiye giden camiye layıgtir, kerhaneye giden, kerhaneye layıgtir, meyhaneye giden meyhaneye layıgtir Musa Bey…
Kıl çadırdakiler hep birlikte 75 yaşındaki delikanlı Hacı Sıddık Bilgin’in bu laiklik tanımına ilişkin bu özlü tanımına kahkahayla eşlik ederken, bize de bunu paylaşmak düştü…
Bedrettin Dalan
İranlı Molla Sait Haydar Herevi’nin fetvası üzerine 1417 yılında bugün Yunanistan topraklarında bulunan Serez’in esnaf çarşısında asılarak idam edilen Simavna Kadısıoğlu Şehbedreddin Mahmud ile ilgili 94’te İstanbul Anakent Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’a sordum:
– Sayın Dalan, Şeyh Bedreddin Mahmud’la ilgili düşünceniz nedir?
– Bedreddin’i yakından tanırım!..
– Yakından mı?
– Evet, o benim adaşım!..
– Tarih kitaplarına göre, Şehy Bedreddin, 1417 de Serez’de asılmış…
– Deme!
– Evet…
– O kadar oldu mu yahu!…
Elli iki milyon kişinin annesi!
Demirel, bir ”gurtarıcı” olarak melmeketi dolanıp ”Konuşan Türkiye” diyerek 87 referandumunda yasakları topa tuttuğu dönemde İstanbul Sheraton Oteli’nde DYP’li yöneticilerden Yaşar Keçeli’nin bir yakının düğünü vardı. Düğüne’e gelen Demirel’e sordum:
– Sayın Demirel, size niye baba diyorlar?
– Sevgili Musa, devlet içün çalışmışız, millet içün çalışmışız, millet onun içün bize baba demiştir…
– Sayın Demirel, ben de devlet ve millet için çalışıyorum; ama kimse bana dönüp ”baba” demiyor?
– Demezler kardeşim!
– Niçin efendim?
– Siz çok gençsiniz daha!
– Sayın Demirel, mesele yaşlılıksa, babama benden başka kimse baba demiyor…
– Ona da demezler kardeşim!..
– Efendim size ‘baba’ demelerinde başka bişey mi var acaba?
– Ne varmış Musa?
– Misal olarak acaba annelerimizle ilgili bir şey mi var Sayın Demirel?
– Sevgili Musa, elli iki milyon kişinin annesini görecek halde değiliz!…
Demirel’in yanıtı düğüne gelen davetlilere uzun uzadiye neşelenmelerine ve şen kahkahalar atmalarına neden oldu…
Türkeş’le görüşmeye giderken…
2 Ağustos 1995’te, siyasette 30.ncu yıldönümünü kutlayan MHP lideri Alpaslan Türkeş’e MHP Genel Merkezi’nin bulunduğu Ankara Balgat semtine görüşmeye gittim. Taksiyle giderken sara nöbetine yakalanmış gibi beni bir titreme tuttu, kendime hakim olamıyorum. Taksi şoförü aynadan arka koltukta ter içinde kalan bana dönerek;
– Musa Abi, saran mı var?
– Ha, hayır. Tür Türkeşle röportaj yapmaya gidiyorum!..
– Musa Abi, korkmana gerek yok. Başına bir şey gelirse, söz veriyorum senin cenazeni Uğur Abi’den daha görkemli olarak kaldıracağız!
Taksi şoförünün şakası beni kendime getirdi. Ve korkumu denetleyerek Türkeş’e gidip gündeme ve 80 öncesinde ”sağ – sol” çatışmasında yaşamını yitiren 5 bin insanın hesabını sordum. Türkeş her soruma ”Devletin kendi içlerine ajan- provakatörleri soktuğunu, onların provakasyonu sonucu 5 bin insanın öldürüldüğünü, buna karşın kendilerinin masum olduğunu” anlatıp durdu. Türkeş’e, ”Peki, ‘ya sev ya terk et” diyorsunuz. İnsanlar sizi sevmek zorunda mı?” Türkeş gözlerimin içine baka baka, ‘ya sev ya terke et’ sloganının kendilerine ait olmadığını’ söyledi! Ayrılırken son olarak;
– Sayın Türkeş, siz güldüğünüzde insanlar neden korkuyor acaba?
– Sayın Ağacık, bir genel başkana böyle sorular sorulmaz, deyip beni kapıya kadar uğurladı.
O yüzden ülkücüler Türkeş’e sorduğum sorular nedeniyle beni protesto için Milliyet’in Aşağı Ayrancı’daki binasının önüne gelip, ”Bağbuğ’a uzanan diller kesilecek” diye slogan attılar. Arkadaşlar da, ‘Musa, keşke telefon etse de, sen bugün izin yap diyelim de gelmesin!’ diye düşünürken o anda da ben geldim. Ve doğruca ”Başbuğ’a uzanan diller kesilecek” diye slogan atan grubun yanına gidip sordum:
– İyi günler, arkadaşlar. Derdiniz nedir, kimi protesto ediyorsunuz?
– O Musa denilen şerefsizi protesto ediyoruz!…
– Zorunuz nedir?
– Sayın Başbuğumuza haddini aşan sorular sormuş!
– Başbuğunuz kendisini savunamamış mı?
– Tabii ki savunmuş..
– Sorun ne öyleyse?
– Biz yine de o şerefsize haddini bildirmeye geldik!
– Başbuğunuz mu sizi gönderdi?
– Hayır…
– O aradığınız Musa benim, buyrun ne soracaksanız sorun!
Ülkücüler beni karşılarında görünce şaşırdılar. Kimi beni dövmeye yeltenirken, kimi de karşı çıktı. Sonuçta bana ilişmeden çekip gittiler. Milliyet’in camından olup biteni izleyen arkadaşlar ise rahat bir nefes aldılar böylece.
Süt…
Birleşmiş Milletler Nüfus Planlama Örgütü, 1984 yılı başlarında İstanbul Tarabya Otelinde uluslararası bir toplantı düzenlemiş, toplantıya çok sayıda bilim insanı katılmıştı. Türkiye’den katılanlar arasında YÖK Başkanı Prof. Dr. İhsan Doğramacı da vardı. Çocuk doktoru Doğramacı, toplantıya sunduğu bildirisinde anne sütünün önemine değinerek şunları söyledi:
– Dünyadaki bilimsel araştırmalara göre, inek sütüyle beslenen bebeklerin anne sütüyle sütüyle beslenen bebeklere oranla zeka bakımından daha düşük olduğu anlaşılmıştır. Ülkemzdeki yetersiz beslenme nedeniyle yeni doğan bebeklerin yüzde 80’i anne sütüyle değil, inek sütüyle besleniyor…
YÖK’ün mucidi Doğramacı’ya konuşmasını tamamladıktan sonra sordum:
– Başında bulunduğunuz YÖK, üniversitelerde bilimsel özerkliği ve yaratıcılığı yok etti. Sayın Doğramacı, acaba siz hangi sütten beslendiniz?
Doğramacı, soruma donup kaldı. Bu arada salonda kahkahalar ve ”terbiyesiz adam” sesleri arasında korumalar beni tartaklayarak bir kez daha salondan dışarı atma nezaketini gösterdiler!
