Doktor arkadaşım Handan akciğer kanseri olmuş. Bunu duyurduğu Facebook gönderisinde dostlarından bir ricada bulundu. “Her telefonu cevaplayacak halim olmuyor, telefon etmek yerine mesaj atın, uygun olduğumda okur, cevaplarım” diye. Ne kadar haklı bir istek değil mi?
Benim onun isteğinin üzerine ekleyecek bambaşka bir dileğim var. Handan’a ya da benzer dert çeken başka birine attığınız mesajlarda mutlaka bir fıkra olsun. Bir de olmasın hatta, pek çok fıkra yazın. Üstelik tek bir seferde yazmayın. Aklınıza estikçe fıkralar gönderin. Bir fıkra hatırladığınızda ya da yeni bir fıkra duyduğunuzda hemen yazın ya da sesli mesajla anlatın. Fıkranın konusu önemli değil. Önemli olan mesajınızın karşınızdakini bir an bile olsa gülümsetebilmesi.
Niye böyle bir şey istediğimi anlatmaya çalışayım.
Adı kanser ya da başka bir hastalık olsa da hastalıkla alakasız başka bir bela olsa da yaşamımızın orta yerine beklenmedik bir bomba düştüğünde bir savaşın içine yuvarlanmış oluruz. Bu durumdan kurtulmamızda bize el verebilecek dostlarımızın varlığı da kurtuluşumuzun reçetesidir. Bir dostumuz herhangi bir belayla boğuştuğunda geçmiş olsun demek hem adetimiz hem de isteğimizdir. Başka dillerde pek de olmayan böyle iyi dilek ileten sözlerimiz çok değerli. Ancak bazen amacından öte sonuçları da olabiliyor.
Küçük ya da büyük bir beladan da kaynaklansa dertlenmiş kişiye el vermenin pek çok yolu var. İyi dileklerimizi iletmek bunun en yalın yoluysa da ilettiğimiz her dilek aynı zamanda derdi yeniden hatırlatmak demek. “Dertli olan derdini unutuyor mu ki biz hatırlatmış olalım?” demeyin. Arada elbette unuttuğu anlar da olur. Tam da o ana denk gelerek yarasını kanatma riski hep var. İyi de, aramayalım sormayalım, ziyaretine gitmeyelim mi hatırlatmamak için? Onu demiyorum elbette. Varlığımız ve vereceğimiz destek çok önemli. Sadece bunu görev icabı yapmak yerine üstünde biraz düşünerek basit teknikler geliştirelim diyorum.
“Ne oldu, nasıl oldu?” muhabbeti en yapılmaması gereken şey. Başı belada olan bu belayı zaten birilerine anlatır. Sonra başkalarına da anlatır. Sonra gene anlatır. Sonunda her sorana anlatmaktan papağana döner. Aynı lafları yinelemekten sıkılır bunalır. Amacımız onu bunaltmak değilse bu soruları sormayalım. Kendisi isterse istediği zaman anlatır, o zaman elbette can kulağıyla dinleriz.
“Ahh canımmm”lı laflarla karşı tarafa sevgimizi göstermeye çalışmak, gereksizden de gereksiz. Ortak geçmişimiz onunla aramızdaki sevgi bağının boyutunu gösterir zaten. “Başına geleni öğrenince çok üzüldüm” içerikli laflar da işin tuzu biberi. “Bana ne senin üzülüp üzülmemenden, ben zaten yeterince üzülüyorum, bir de senin üzülmene mi üzüleyim” diyemez elbette yüzümüze. Ancak onun durumunu nereden nasıl öğrendiğimizi ve öğrenince ne kadar üzüldüğümüzü ona anlatmak laf salatası yapmaktan öte değil. Düşünmeden söyleyiverdiğimiz bu ve benzer sözler rahatlatılması gerekeni bunaltmaktan öte işe yaramaz. Bir dost olarak bize düşen onu eğlendirmektir, bunaltmak değil.
Eğlenmek ve eğlendirmek çok ama çok önemli. Normal zamanlarda da çok önemli ama dertli zamanlarda daha da önemli. Çünkü dertlenmek (stres) derdi büyütürken, eğlenmek azaltır.
Eğlenmeyi oyalanmak, eğlendirmeyi oyalamak, sanmamalıyız. Konumuz biyolojimiz çünkü üzüntülüyken veya keyifliyken salgılanan hormonlar farklı ve bu hormonların hücrelerimizde yarattığı etkiler de farklı. Sadece farklı değil tamamen karşıt. O nedenle eğlenmenin hem önleyici hem de iyileştirici etkisi var.
Bir gün bir meslektaşımla Cebelitarık Boğazı’nın üstünde uçan bir jetin içindeyken fırtınaya yakalandık. Arkadaşım panik atağa girince onu rahatlatmaya çalıştım. Dikkatini dağıtmak için şaklabanlık yapmaya başlayınca bana çok kızdı. “Kamyonun arkasına doldurulmuş kurbanlık öküzler de aynı böyle. Ölüme gittiklerinden habersiz sırıtıp duruyorlar” deyiverdi. Oysa ne ölüme gidiyorduk ne de ben öküzün bilinçsizliğindeydim. Gülmenin korkuya karşı da en iyi ilaç olduğu bilinciyle onu güldürebileyim diye rol yapmaktaydım. Gülmek uçağın düşmesini engellemez elbette ama düşüyoruz duygusunun yarattığı gereksiz beyin ve beden tahribatını önler.
Ben hayatım boyunca eğlenceli biri de olmadım, eğlendirebilen biri de. Bazıları doğuştan bu yeteneğe sahip. Doğuştan güler yüzlü ve esprili biri olmak gerçekten hayatın mükafatı. Ancak böyle biri değilken de isterse kişi kendini değiştirebilir. Aynanın karşısına geçip sırıtarak da güleç yüzlü olunabilir. Komedi izleyerek de mutlu olunabilir. Neşeli müzikler dinleyerek de mutlu olunabilir. Dostlarla şakalaşarak da mutlu olunabilir.
Bunlar kendini kandırmak değildir ama beynini kandırmaktır. “Salak beyin”, bu gibi numaraları kolayca yutar ve mutluluk hormonu salgılar. Mutluluk hormonuna maruz kalan beden hücreleri de işini doğru dürüst yapmaya başlar. Hücresel hatalarla ve onun sonucunda oluşan kanser ve başka pek çok hastalıkla başa çıkmak için bu çok kritik bir eşik değerdir.
Dertten değil dertlenmekten söz ettiğimi vurgulayayım. Dert, koşullardan kaynaklanan belalardır yani dışşaldır. Dertlenmekse bizim dertlere karşı gösterdiğimiz tepkidir yani içseldir. Dert her ne ise onu çözecek yöntemler için kafa yormak ve çabalamak şarttır ama şimdi konumuz o değil. Dert karşısında gelişen dertlenme durumunda yapılacak şey ise bellidir: Gülmek ve eğlenmek.
İçimiz kan ağlasa bile eğlenebiliriz, eğlendirebiliriz. Bu bizi öküz biri yapmaz, çözümcü biri yapar. Neşeden çok eleme yatkınlığımız nedeniyle tekrarlıyorum: Dertlendiğimizde eğlenceli müzikler dinleyebilir, komedi izleyebilir, fıkra anlatabilir, esprileri dinleyebilir, şakalaşabilir, komik insanlarla bir araya gelip gülüp eğlenebiliriz. Bunu yaptığımız ölçüde dertlenmemizi azaltır, derdimizle baş edecek gücümüzü çoğaltırız. Bunları kendimiz için yaptığımız gibi sevdiklerimiz için de yapabiliriz.
Başımıza sarılan ya da sardırılan şeyleri konuşup durmak hiç de marifet değil. Belalı durumlar karşısında yakınmak gibi iyi dilekler sunmak da çözüme katkı sağlamıyor.
Öyleyse gelsin fıkralar, taşsın kahkahalar…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
