Modern insan yorgun.
Ama bu yorgunluk, eskiden bildiğimiz türden bir yorgunluk değil.
Bedenlerimiz değil, zihinlerimiz; zihinlerimiz değil, ruhlarımız yorulmuş gibi. Gün boyu koşturuyoruz, üretmeye, var kalmaya, sağ kalmaya, anlamaya, uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu canhıraş bir koşu ki bitip tüketiyor.
Akşam olduğunda, garip bir boşluktan başka hiçbir şey kalmıyor içimizde.
Dinleniyoruz sanki… Ama tam da değil. Sadece ertesi gün aynı canhıraş koşuyu yeniden yapabilecek kadar. Gerçekten yorulmak değil. Bu başka bir şey. Tükenmek demek de zor çünkü tükenmişlik diye bir dert var ve bu ondan da farklı. Biz, büyük çoğunluk tükenmiyoruz da. Biz devam ediyoruz…
Ancak azalarak, eksilerek, küçülerek, sığlaşarak…Yoksa kendimizle olan bağımızı mı kaybettik?
Bugünün en temel yanılgılarından biri, yorgunluğu yalnızca fiziksel bir mesele sanmak.
Oysa asıl mesele, iç dünyamızda olup bitenlerle yüzleşememek. Gabor Maté’nin çok çarpıcı bir cümlesi var:
“Travma, başına gelen değil; başına gelenin içinde neye dönüştüğüdür.”
Modern insan tam da burada küçülüyor. Hayatın kendisi bir çeşit sürekli sarsıntıya dönüştüğü zaman, depremler, felaketler, haksızlıklar, zülüm, ölüm sıradanlaştığı zaman artık darbe hissedilmez oluyor. Bu bir çeşit uyum. Bu ölümcül bir uyum. İnsan buna zorunlu.
Çünkü yaşadıklarını dönüştürecek alan bulamıyor. Zihin sürekli meşgul.
Ekranlar, bildirimler, haberler, hız…
Hiç durmayan bir akışın içindeyiz. Ama durmayan bir zihin, iyileşemez.
“Gönül evi boş kalmaz.” demiş diyenler binyıllar önce. Biz o evi sessizlikle, mütevazılıkla, değerlerle, duygularla değil, sürekli uyarıyla doldurduk. Biz o evi aslında boşlukla doldurduk. Bugün birçok insan neden sürekli yorgun olduğunu bilmiyor.
Ne hissettiğini ne istediğini, neye ihtiyaç duyduğunu bilmiyor. Çünkü durup bunları düşünecek zamanı yok. O ancak kendisi için “mass-production” (seri üretim) üretilen duyguları, düşünceleri, giysileri, yiyecekleri, tatilleri, inançlar, yaşam tarzlarını ve müzikleri, kitapları, filmleri… tüketiyor. O boşluğu yaratıp sonra da dolduranlar tarafından yönetiliyor.
İşte bu noktada yorgunluk sadece bir sonuçtur.
Asıl mesele, insanın kendine yabancılaşmasıdır. Bu yabancılaşmanın bir başka boyutu da doğadan kopuştur. Doğa yorulmaz. Ağaç yorulmaz, su yorulmaz, toprak yorulmaz.
İnsan neden yorulur?
Çünkü kendi doğasından uzaklaşmıştır ve her gün daha da uzaklaşır. Toprağa basmayan, gökyüzüne bakmayan, sessizlikten kaçan insan bir süre sonra içindeki dengeyi kaybeder.
Yorgunluk, çoğu zaman bu kopuşun sessiz bir ifadesidir. Ama belki de en derin yorgunluk, kalpte olur.
İnsan anlaşılmadığında, görülmediğinde, kendini ifade edemediğinde… kalp yorulur.
Ve modern insanın en büyük trajedisi, aslında bu yorgunluğu dahi hissedememektir.
Bu çağa, kendi çağına uyum sağlamış insan artık dönüşmüş insandır. Mekaniktir, fizikseldir ama içi yoktur. Derinliğini ya kaybetmiştir ya da hiç bulamamıştır. Sığ insan lazım şimdi. Sığlaştırdılar, sağırlaştırdılar.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
