Son günlerde Dışişleri’nin ve dolayısıyla Ankara’nın attığı adımlara baktığımızda, Türk dış politikasının kurumsal hafızasını ne derece yitirdiğini, saatlik veya günlük vizyonlarla nasıl savrulduğunu bir kez daha acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski’nin, Türk Cumhurbaşkanlığı uçağına bindirilip, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın refakatinde Şam’a, Suriye Devlet Başkanı’na götürülmesi kelimenin tam anlamıyla anlaşılması güç, diplomatik teamüllerden uzak bir fotoğraf karesidir. Diplomaside devlet liderleri, tabir yerindeyse Şam’a şeker yemeye gider gibi bir başka ülkenin uçağına bindirilip gezdirilmez. Bu ziyaretin lojistiğini sağlamanın ötesinde, uçağın önünde Zelenski’nin verdiği o poz, adeta göstere göstere yapılmış bir görsel meydan okumadır.
Açık söylemek gerekirse, Zelenski bugün İran ve İsrail geriliminin gölgesinde kalmış, diplomatik görünürlüğü neredeyse sıfıra inmiş bir figür olarak kendisine yeni bir rol bulma çabasındadır. Batı’nın, bilhassa Almanya ve İngiltere’nin Şam üzerinde Rus etkisini kırma ve Rusya’yı Suriye’den dışlama yönündeki telkinleri, bu ziyaretin arka planını oluşturuyor olabilir. Zelenski’nin Şam’daki IŞİD artığı cihatçıları Ukrayna cephesine paralı asker olarak devşirme gayesi gütmesi de masadaki güçlü ihtimallerden biridir. Ancak asıl sorulması gereken soru, Türkiye’nin neden böylesine riskli, taşeron ve belirsiz bir denklemin tam ortasında, üstelik Ukrayna heyetiyle aynı safta oturan bir kolaylaştırıcı rolüne soyunduğudur. Tüm bu süreç, içeride “Yine büyük oyun kuruyoruz, masada biz de varız” hamasetiyle pazarlanırken, arka planda Rusya ile olan turizm, enerji ve nükleer santral gibi devasa stratejik bağımlılıklarımız büyük bir riske atılmaktadır. Rusların bu durumu şimdilik görmezden gelmesi veya ciddiye almaması, ileride faturanın kesilmeyeceği anlamına gelmez.
Erdoğan Putin ile yaptığı son telefon görüşmesinde, Putin’e Zelenski’nin sürpriz Şam ziyareti hakkında bilgi vermiştir diye ümit edelim.
Montrö’nün önemi
Bu “Şark kurnazlığı” ve günübirlik dış politika anlayışının bir başka yansımasını da bitmek bilmeyen Montrö tartışmalarında görüyoruz. Samimi olarak söylüyorum, bugün ekranlara çıkıp ahkam kesen emekli amirallerin, sözde uzmanların ve hatta muhalif ulusalcıların önemli bir kısmı Montrö’nün ne olduğunu bilmiyor. Montrö, Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin güvenlik dengesini kuran çok uluslu bir sözleşmedir; Türkiye’nin canı istediğinde uygulayıp canı istemediğinde rafa kaldırabileceği, yerli ve milli bir şov aracı değildir. Türkiye bir savaşta aktif taraf olmadığı sürece Boğazlar tam anlamıyla Türkiye’nin keyfi egemenliğinde bulunan bir bölge olamaz. Sözleşmenin 19’uncu maddesini Türkiye nasıl uyguluyorsa, Rusya da diğer ülkeler de aynı şekilde uymak zorundadır. Boğazlardan sivil geçişler daima serbesttir ve bu ilke Montrö ortadan kalksa bile sonsuza kadar geçerlidir.
Tarihsel gerçekliklere ve Hariciye hafızasına sırtını dönenler, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Sovyetlerin Boğazlardan üs talep etmesi konusunu bile bağlamından kopararak efsaneleştirmekte, Atatürk’ün akılcı ve gerçekçi dış politikasını yok saymaktadırlar. Unutulmamalıdır ki, Montrö’nün bugünkü statüsünün Türkiye lehine sonuçlanmasında o dönemin Türk-Yunan diplomatik ilişkilerinin ve karşılıklı güvenin büyük payı vardır. Ancak bugün gelinen noktada, NATO rozeti görüldü diye İstanbul’da üs kuruluyor hezeyanına kapılanlar ile arka kapı diplomasisinde ne yaptığını bilmeden oradan oraya savrulan siyasi elitler, Karadeniz’deki o hassas dengeyi adeta ateşe atmaktadır. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, Batı’ya şirin görünmek adına Suriye’de anlamsız maceralara atılmak ya da iç siyasete malzeme üretmek için uluslararası sözleşmeleri çarpıtmak değil, aklıselim, kurumsal hafızaya dayanan ve gerçekçi bir eksene dönmektir.
Aksi takdirde, girdiğimiz bu vizyonsuzluk sarmalı, sadece Karadeniz’de değil, tüm bölgede başımıza çok daha büyük belalar açacaktır.
Fotoğraf: Dışişleri Bakanlığı X hesabı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
