ABD ve İran müzakerelerinin Pakistan’ın başkenti İslamabad’da yapılacağının açıklanmasının hemen ardından, diplomasi koridorlarında ihtiyatlı bir iyimserlik rüzgarı esmişti.
O günlerde, her iki başkentin de zafer ilan etmekte aceleci davrandığı bu ortamda asıl kazananın “sağduyu” olduğunu vurgulamış; Çin’in dengeleyici gücü, iknası ve Pakistan’ın arabuluculuğuyla kurulan bu masanın aslında kalıcı bir barıştan ziyade, yorgun boksörlerin mola verdiği “zorunlu bir ara” olduğunu belirtmiştim.
Beklenen oldu. ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance’in, İslamabad dönüşü sarf ettiği “Bir anlaşmaya varamadan ABD’ye dönüyoruz” sözleri, bu konuyu yakından takip eden hiç kimse için sürpriz olmadı. Gerçek şu ki; masaya oturulurken zaten kimse büyük hayallere kapılmamıştı. Washington ve Tahran ilişkilerini “resetleyecek”, tarafları fabrika ayarlarına döndürecek sihirli bir formülün kısa vadede bulunması eşyanın tabiatına aykırıydı. Zira krizin patlak vermesine neden olan yapısal sorunların hiçbiri çözülmemiş, bilakis üzerine yeni ve çok daha karmaşık düğümler atılmıştı.
Sahada ve masada ne oldu?
İslamabad müzakereleri öncesi tablo aslında sonucun habercisiydi: Yüksek gerilim, sert söylemler, sıfır güven, sayısız ön şart ve sadece aralıklı duran minicik bir diplomasi penceresi…
Masadaki en büyük açmaz, tarafların önceliklerindeki devasa uçurumdu. ABD, savaş öncesi gündemde dahi olmayan Hürmüz Boğazı güvenliğini bir numaralı mesele haline getirirken; uluslararası müzakere sanatında ustalaşmış olan İran, İsrail’in Lübnan saldırılarını masanın tam ortasına koydu. Asıl tehlikeyi barındıran nükleer program, uranyum zenginleştirme faaliyetleri ve balistik füze menzili gibi temel ve varoluşsal konular ise ikinci plana itildi. “Nükleer” kelimesini ancak J.D. Vance’in dönüş yolunda mırıldandığı açıklamalardan duyabildik.
Washington, masada İran’dan net ve bağlayıcı bir “nükleer silah geliştirmeme taahhüdü” koparmayı hedefliyordu; ancak Tahran bu başlığı müzakere etmeye dahi yanaşmadı. Nükleer meselenin İran için vazgeçilmez bir “kırmızı çizgi” olma vasfını sürdürmesi, sadece İsrail ve Netanyahu için değil, artık Körfez ülkeleri için de uykuları kaçıran varoluşsal bir tehdit olmaya devam edecek.
Yeni güç merkezi olarak Kalibaf
Müzakereler çökse de, bu sürecin İran iç siyaseti açısından son derece kritik bir çıktısı oldu. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın böylesine kritik bir dönemde görünür olması ve sahaya inerek inisiyatif alması, sıradan bir bürokratik görevlendirme değildi. Kalibaf’ın bu süreçte rüştünü ispatlaması, ileriki dönemde İran iç siyasetinde –özellikle Hamaney sonrası süreçte veya olası bir erken cumhurbaşkanlığı yarışında– karşımıza yeni ve pragmatik bir güç merkezi olarak çıkacağının en güçlü habercisidir. Tabii, bölgedeki hedefleri vurmaktan çekinmeyen muhtemel bir İsrail veya ABD saldırısında hayatını kaybetmezse…
Netanyahu’nun yüzünü güldüren iflas
Hazırladığım ilk analizde, İslamabad’da ABD ile İran arasında formüle edilecek olası bir ateşkesin, denklemdeki en büyük kaybedeni olarak İsrail’i ve Netanyahu’yu işaret etmiştim. Ancak masanın çökmesi, Netanyahu’nun en başından beri arzuladığı tabloyu geri getirdi.
Bu başarısızlıktan sonra Trump yönetiminin elindeki diğer sert opsiyonlara ağırlık vermesi, hatta İran’daki olası bir rejim değişikliğini çabuklaştıracak adımları tetiklemesi kuvvetle muhtemeldir. Trump’ın İran’a tam kapsamlı bir “deniz ablukası” uygulayacağı tehdidinde bulunması, önümüzdeki sürecin şifrelerini veriyor. İran’ın kıyıya erişimini engellemeye yönelik bir strateji, sadece ABD-İsrail blokunun saldırılarını sıklaştırmasıyla kalmayacak; aynı zamanda NATO ve Avrupa güçlerinin de Hürmüz ekseninde, enerji hatlarının güvenliği bahanesiyle bu fiili kuşatmaya dahil olmalarına zemin hazırlayacaktır.
Küresel ekonomi diken üstünde
İslamabad masası kurulduğunda brent petrol 95 dolar seviyelerine kadar gevşese de, kriz öncesi 65-70 dolar bandının hâlâ çok uzağındaydık. Müzakerelerin çökmesi ve ufukta beliren deniz ablukası senaryoları, enerji ve mali piyasalardaki belirsizliği yeniden körükleyecek. Dünyanın içinden geçtiği enflasyonist darboğazda, Hürmüz’den gelecek en ufak bir kıvılcımın küresel tedarik zincirlerinde ve ekonomide ne anlama geldiğini izah etmeye gerek bile yok.
Sonuç olarak; diplomatik tiyatroda perdeler şimdilik kapanmış gibi görünüyor. Tarafların önümüzdeki haftalarda müzakere pozisyonlarını sahada askeri hamlelerle çok daha fazla sertleştirecekleri aşikar. Yine de, uluslararası ilişkilerde kapıların hiçbir zaman tam anlamıyla kilitlenmediğini unutmamak gerek. Umalım ki bu başarısızlık, daha kanlı bir çatışmanın başlangıcı değil, tarafların güçlerini test edecekleri “zorunlu bir molanın” sancılı bir parçası olsun. Diplomasi penceresinin, o minicik aralıktan bile olsa, tamamen kapanmamasını umut etmekten başka çaremiz yok.
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
