Bugün uluslararası ilişkiler ve küresel ekonomi okumalarında en çok düştüğümüz hata, ülkeleri geçmiş yüzyılın “Soğuk Savaş” şablonlarıyla kategorize etmeye çalışmaktır.
Batı medyasının, hatta bizim basının bile sık sık tekrarladığı bir ezber var: “Komünist Çin.” Oysa bugün Pekin’in inşa ettiği sisteme baktığımızda, klasik bir sosyalizmden ziyade, dünya kapitalizminin şah damarına dönüşmüş bir “devlet kapitalizmi” görüyoruz, buna isterseniz “piyasa sosyalizmi” de diyebilirsiniz.
Daha önce sıkça altını çizdiğimiz bir husus var: Çin’i anlamak için ideolojik sloganlara değil, ekonomik altyapıya ve tedarik zincirlerine bakmak zorundayız. Çin Komünist Partisi, Mao sonrası dönemde, özellikle Deng Şiaoping ile birlikte müthiş bir pragmatizme imza attı. “Bir ülke, iki sistem” formülü sadece Hong Kong veya Makao’nun siyasi statüsü için değil, aslında Çin’in kendi iç iktisadi dönüşümü için de gayriresmi bir rehber oldu. Siyasette tek parti diktatoryası ve katı bir merkeziyetçilik (sosyalist kontrol mekanizması) işlerken, ekonomide vahşi denebilecek boyutlarda bir serbest piyasa, ucuz iş gücü sömürüsü ve sermaye birikimi (kapitalizm) devrede. Çin, sosyalizmin kızıl bayrağı altında küresel kapitalizmin en büyük üretim bandını kurdu. Bu, tarihin en ironik ama en başarılı ikilemidir.
Peki bu ikilem dış politikaya nasıl yansıyor?
Çin ve Batı’nın göbek bağı
Bugün Washington’dan yükselen “Çin’i çevreleme”, “yaptırım” veya “ticaret savaşları” söylemlerinin ardındaki yapısal gerçeği iyi okumak lazım. ABD ve Batı, Çin ile stratejik bir rekabet, hatta hegemonya savaşı içinde olabilir; ancak aynı Batı, ekonomik olarak Çin’e göbekten bağlıdır. Ve aynı şekilde Çin de, ürettiği devasa arzı eritebilmek, teknolojik transferi sürdürebilmek ve büyüme oranlarını içerideki toplumsal barışı (daha doğrusu pasifizmi) koruyacak seviyede tutabilmek için Batı pazarlarına muhtaçtır.
Bakın, kapitalist üretim tarzı Çin’i, ABD’nin ve Avrupa’nın en büyük alacaklısı, aynı zamanda bir numaralı tedarikçisi yaptı. Apple’dan tutun da Alman otomotiv devlerine kadar Batı sermayesi, Çin Komünist Partisi’nin yarattığı bu “istikrarlı” üretim adasına yatırım yaptı. İki taraf arasında öyle bir finansal ve ticari entegrasyon var ki, bugün “de-coupling” (ayrışma) dedikleri şeyin kısa vadede gerçekleşmesi, her iki tarafın da ekonomik intiharı anlamına gelir. Çin, Batı’nın sistemini yıkmak istemiyor; o sistemin tepesindeki koltuğa oturmak veya en azından o koltuğu paylaşmak istiyor.
Rusya denklemi mecburi istikamet
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var: Rusya. Çin’in Batı ile olan bu kapitalist dansı, siyasi ve güvenlik alanında hissettiği kuşatılmışlık duygusunu ortadan kaldırmıyor. İşte tam bu noktada, Çin Komünist Partisi yönetiminin Rusya ile kurduğu derin ve çok boyutlu stratejik ortaklık devreye giriyor.
Rusya-Çin ilişkisini salt bir “anti-Amerikan cephe” olarak okumak da oldukça sığ bir yaklaşımdır. Bugün Pekin ve Moskova arasındaki ilişki, tam anlamıyla “karşılıklı jeopolitik ve ekonomik bağımlılık” ilişkisidir. Çin’in o devasa kapitalist üretim çarklarının dönmesi için kesintisiz, güvenli ve ucuz enerjiye ihtiyacı var. Batı’nın deniz yollarındaki hegemonyası Çin için büyük bir ulusal güvenlik riskidir. Rusya ise kara komşusu olarak, Çin’in ihtiyaç duyduğu petrolün, doğal gazın ve ham maddenin en güvenilir, üstelik yaptırımlar nedeniyle en ucuz tedarikçisidir.
Öte yandan, Ukrayna savaşıyla birlikte Batı sisteminden izole edilen Rusya için Çin, sadece ürün satacak bir pazar değil, ekonomisini ayakta tutan tek can damarı, teknolojik ihtiyaçlarını karşıladığı ana kapı haline gelmiştir. Siyasi açıdan ise Çin, Sibirya sınırını güvene alıp milyarlarca dolarlık askeri kaynağı Güney Çin Denizi’ne, yani asıl hesaplaşma alanına kaydırabilmektedir. Rusya’nın Batı’yı (özellikle Avrupa’yı ve ABD’yi) meşgul etmesi, Çin’e sessizce güçlenmek ve küresel nüfuzunu artırmak için eşsiz bir zaman ve manevra alanı kazandırmaktadır.
Sonuç
Özetle; karşımızda siyasal olarak komünist, ancak iktisadi olarak Batılı rakiplerine kapitalizm dersi veren, hastalıklı görünse de son derece rasyonel bir Çin var. Pekin, bir eliyle ABD ve Avrupa ile trilyonlarca dolarlık ticareti yönetip küresel kapitalizmin nimetlerinden faydalanırken, diğer eliyle Rusya ile sırt sırta vererek Batı’nın hegemonyasına karşı jeopolitik bir duvar örüyor.
Çin’in kurduğu bu denge oyunu, “Bir ülke, iki sistem” felsefesinin sadece kendi topraklarında değil, dış politikasında da uygulandığının en somut kanıtıdır: Batı’ya karşı kapitalist bir entegrasyon, Rusya’ya karşı ise siyasi/stratejik bir yoldaşlık. Bizim buralardan, hamasi sloganlarla veya basit kamplaşmalarla anlaşılabilecek bir oyun değil bu. Çok daha soğukkanlı, çok daha pragmatik ve tamamen çıkar odaklı, yepyeni bir dünya tasarımıyla karşı karşıyayız.
Umarım Ankara’da da bu ince dengeler, hamasetten uzak, gerçekçi bir akılla okunuyordur.
Fotoğraf: kremlin.ru
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
