Diller arasındaki potansiyel ilişkileri inceleyen araştırmalarda, ağırlıklı olarak karşılaştırmalı dil bilim yöntemlerine başvurulur.
Türkçe ile Japonca arasındaki olası tarihsel bağlara odaklandığım bu çalışmada, ben de aynı yöntemi izleyerek somut bir örnek üzerinden ilerlemeye çalıştım. Bunu yaparken yalnızca tipolojik paralelliklerle yetinmeyip tarihsel derinliği ve yapısal verileri birlikte değerlendirmeye özen gösterdim.
Bu çerçevede, çalışmanın çıkış noktasını tekil ses benzerliklerinden çok, ses, biçim ve anlam düzlemlerinin birlikte sergilediği bütüncül benzerlikler oluşturmaktadır. Böylece, spekülatif yorumlardan kaçınarak veriye dayalı bir model kurmak ve elde edilen bulguları literatürün değerlendirmesine sunmak amaçlanmıştır.
Bu bağlamda özellikle dikkat çeken nokta, Türkçedeki “kak-” ile Japoncadaki “kaku” fiilleri arasındaki benzerlik. Net biçimde görülen bu yakınlık, yalnızca ses düzeyinde değil, biçim ve anlam katmanlarında da izlenebildiği için verinin bilimsel önemini artırmakta. Ayrıca, iki fiilin çekirdek anlamları da bu yakınlığı semantik düzeyde doğrulamakta.
Her iki yapı da belli bir yüzeye vurarak işlem yapma, kazıma, gedik açma ve çizgi çekme gibi eylemleri kapsayan, “yüzeye yönelmiş etki” şeması etrafında örgütlenir. Burada gelişigüzel bir darbe değil, yüzeyde kalıcı bir iz bırakmaya yönelik kontrollü ve bilinçli bir eylem söz konusu. Bu nedenle kurulan paralellik, anlam örgüsünde de karşılık bulan yapısal bir yakınlık olarak değerlendirilebilir.
Çağdaş Türkçede “kakma” sözcüğü, başta el sanatları olmak üzere, bir malzemenin başka bir yüzeye yerleştirilmesi anlamında teknik bir terim olarak kullanılır. Ahşap ya da kemik üzerine yapılan “sedef kakma”, bu kullanımın en yaygın örneklerinden biridir.
Burada “kakmak” fiili, güç uygulanarak bir yüzey üzerinde işlem yapılmasını anlatır. Nitekim “çiviyi duvara kakmak” ifadesi de, özü itibarıyla “çiviyi duvara çakmak/saplamak” anlamını karşılar.
Bunun yanı sıra, bu filolojik izler, sözcüklerin izlediği tarihsel rotayı aydınlatan kapsamlı etimolojik çalışmalar ışığında, diller arasındaki olası bağları açığa çıkaran veriler sunar. Bu verilerin somutlaştığı temel alanlardan biri de Altay dilleri üzerine odaklanan eski biçimleri bilinmeyen sözcükleri yapılandırma çalışmaları.
Rus Altayistler Sergey Starostin, Anna Dıbo ve Oleg Mudrak tarafından hazırlanan Etymological Dictionary of the Altaic Languages (EDAL, Brill, 2003) bu konularda ciddi bir başvuru kaynağı. Bu sözlükte Türkçedeki “kak-“ ile Japoncadaki “kaku” biçimlerinin kökü Proto-Altayca “k῾ắka” olarak yapılandırılır.
Bu kök, Proto-Tunguzca *xak-, Proto-Moğolca *kaka-/*kaga-, Proto-Türkçe *kak- ve Proto-Japonca *kánca *kák- biçimleriyle birlikte ele alınır.
Tarihsel dil bilimi açısından izlenebilen bu örtüşme, sıradan bir ödünçleme olarak açıklanamayacak kadar anlamlı ve belirgin. Bu nedenle söz konusu veriler, derin geçmişe uzanan kadim bir bağın varlığına işaret eden güçlü bir olasılığı ortaya koymakta.
Böyle bir tablo, ortak köken ya da erken dönem komşuluk ilişkisi olasılığını destekleyen önemli bir dilsel kalıt olarak değerlendirilebilir. Diller arası etkileşim ve sözcük ödünçleşmesiyle şekillenen bu süreç ise tarihsel ve kültürel temasların doğal bir sonucu olarak görünmekte.
Verilerde kökün izleri
Türkçe tarafında bu kök, Türk dil ailesinin ortak ata dili sayılan Proto-Türkçede *kak- biçimiyle yapılandırılır.
Bu form, Türkiye Türkçesinde: Kak-, Karahanlı Türkçesinde: Gaq-, Azerbaycan Türkçesinde: Gax-, Özbekçede: Gaq-, Hakasçada: Xax-, Türkmence: Kak-, Kırgızca ve Kazakçada: Gaq- varyantlarıyla izlenebilir.
Tatarcada ise kak- köküne bazı lehçelerde gagalamak, eşelemek anlamında rastlansa da benzer eylemler için kaz- (kazımak) kullanılır. Seslerde görülen değişimler, Türk dilinin özgün düzenliliği içinde tutarlı bir resim sunar.
Söz konusu kökün, Türk dil ailesinden erken dönemde ayrılan Çuvaşçada bile “kak-” biçiminde korunması, bu yapının ne kadar eski olabileceğine ilişkin güçlü bir gösterge sunuyor. Bu da aslında yukarıda tanımladığımız şemanın, Türki diller coğrafyasının en uç noktalarında bile somut karşılıklar bulabildiğini ortaya koyuyor.
Diğer yandan eldeki veriler ışığında, kaz- eyleminin ön ses düşmesi ya da yumuşaması yoluyla yaz- biçimine evrildiğini belgeleyecek bir kanıt mevcut değil. Bununla birlikte, yazma eyleminin fiziksel kökeni dikkate alındığında, bu iki kök arasındaki anlamsal bağ bir çalışma hipotezi olarak bir kenara kaydedilebilir. Ayrıca, Türk dillerindeki karakteristik r ~ z ses denkliği göz önünde bulundurularak, yaz- (yazmak) ve yar- (yarmak) fiilleri arasındaki potansiyel köken birliği de dikkate değer bir olasılık.
Japonca veriler incelendiğinde, sözcüklerin kökeninde yazının fiziksel doğasına ilişkin dikkat çekici bir katman göze çarpar. Bugün Japoncada “yazmak” anlamında kullanılan kaku (書く) fiili, aslında kökeni itibarıyla Türkçedeki gibi “kazımak” eylemine dayanıyor. Bu dil bilimsel veri, bizi yazının evrensel ve arkaik doğasına götüren temel bir anahtardır.
Antik Çağ’da yazı, bugünkü gibi kalem kâğıt üzerinde kolayca kaydırmakla değil, sert bir yüzeyin emekle işlenerek üzerinde kalıcı bir iz bırakılmasıyla yazılırdı. Taş üzerine keski darbeleriyle işlenen metinler, yazıyı hem fiziksel hem de simgesel düzeyde bir “yüzeyi deforme etme” zanaatına dönüştürüyordu. Zamanla araçlar yumuşayıp bu zorlu eylem modern yazı kavramına evrilse de, diller fiziksel kökeni unutmadı.
Japoncadaki kaku örneğinde olduğu gibi; bugün artık kalem de kullanmadan dijital ekranlara “yazıyor” olsak da, sözcüklerimizin derinliklerinde hâlâ o ilk kadim kazıma eyleminin yankısı bulunuyor. Özünde yazı, araç ne kadar değişirse değişsin, dokunduğu materyalde bıraktığı simgesel çizgileri kalıcı bir belleğe dönüştürme çabasıdır.
Tarihinin bilinen ilk yazı sistemi olarak kabul edilen çivi yazısı ise, ucu üçgen ve sivri bir kamış kalem aracılığıyla nemli kil tabletlerin üzerine baskı yapılarak ve karakteristik izler bırakılarak yazılıyordu. Bu bakımdan *kak- kökündeki “vuruş/etki” şeması tarihsel açıdan burada da tutarlılık gösterir.
Birçok dilde, Türkçe ve Japoncada olduğu gibi, yazma eyleminin etimolojik kökeninde benzer bir izlek görülür. Örneğin İngilizcedeki write, Latince scribere, Yunanca graphein, Sanskritçe likh- ve Arapçadaki ḫaṭṭ gibi fiiller, başlangıçta hep “kazımak”, “çizmek”, “iz bırakmak” gibi fiziksel eylemleri karşılarken, zamanla bugünkü yazmak kavramına evrilmiş. Kalemden önce keski, kâğıttan önce taş, kemik, kil ya da tahta vardı.
Dolayısıyla, Japoncadaki “kaku” öğesini yalnızca bugünkü yazmak anlamıyla değil, daha eski ve somut eylem şemaları içinde de düşünmek gerekiyor. Benzer biçimde, “kaku” ile aynı ses yapısına sahip “kakeru” (欠ける) fiilinde, yazı yazmaktan çok eksiltmek, kırmak, parçacık koparmak, gedik açmak, çentmek gibi anlamlarla karşımıza çıkıyor. Tüm bu veriler, Japoncadaki “kaku” sözcüğünün, yazmak anlamından çok daha önce yüzeye ince darbelerle iz bırakma mantığının dildeki kadim bir uzantısı olduğunu gösteriyor.
Yazının benimsenmesi
Yazının Japonya’ya 4. ve 5. yüzyıllarda ulaşması, kronolojiyi daha da ilginç hale getiriyor.
Japoncada “kaku” sözcüğünün zamanla “yazı” anlamını üstlenmesi, yazının Japon kültürüne girişiyle doğrudan bağlantılı. Başka bir deyişle, yazma eylemi, daha eski ve somut kökenlerinden süregelen bir süreç içinde, kullanılan araç ve yüzeylerin değişimiyle birlikte anlam kazanmış ve genişlemiş.
Bazı karşılaştırmalı çalışmalarda, bu semantik çekirdeğin en eski gelişim çizgisi *k῾ắka > *k’aku > kak- biçiminde tanımlanır. Modern Türkçedeki “kakma” sözcüğünde olduğu gibi, Japoncadaki yapı ve anlamın binlerce yıl öncesinden gelen izler de neredeyse hiç değişmeden korunmuş görünüyor.
Bu anlamda, Türkçede ve Japoncada yüzeye temas ve darbe mekaniği bağlamında dikkat çekici bir semantik yakınlık bulunduğu rahatlıkla söylenebilir. Ayrıca Japoncadaki “kakin” sözcüğü Türkçedeki “kakma” ile paralellik sergileyerek yuva açma, gedik ya da çentik açma anlamlarını karşılar.
Somut bir örnek
Bu yazıda ileri sürülen ana tez, “ağaçkakan” terimiyle biraz daha somutlaştırılabilir. Bu terim, ağaç + kakan bileşenlerinden oluşur.
İlk bakışta ‘kakan’ öğesinin gaga > gagalamak köküne dayandığı ve bu terimin kuşun çıkardığı yansıma seslerden (ga ga ga) türediği düşünülebilirdi. Ne var ki etimolojik analiz, durumu kuşkuya yer bırakmayacak kadar netleştirir: “Ağaçkakan”, doğrudan ağacı kak-an yapısıyla ağaca sert darbeler indirerek onu kazıyan, delen ve yüzeyinde gedik açan kuşu tanımlar.
Nihayetinde tüm kuşlar gagalıdır ve benzer yansıma sesler çıkarır, ancak yalnızca bu kuş “kakan” olarak adlandırılır.
Burada da karşılaştırmalı bir kökensel paralellik Japoncada belirgindir. Ağaçkakanın en yaygın karşılığı kitsutuki (啄木鳥 / きつつき) sözcüğüdür. Etimolojisi, yüzeye vurma ve işlem yapma temasıyla tam uyum gösterir. “Kitsutuki” terimi de Türkçedeki gibi iki bileşenden oluşur: Ki (ağaç) + tsutuki (kakan). Tsutuki, gagalamak, dürtmek, vurmak, saplamak ve delmek anlamlarını taşır.
Tsutuki sözcüğünde her iki dildeki fonetik yapı farklılığı açık olsa da, içerikler birebir örtüşür: Japoncada da Türkçedeki gibi ağaca güç uygulayarak delme eylemi tanımlanır. Amaç, yüzeysel gagalama (kurcalama, didikleme) değil, güçlü ve odaklı vuruştur ve bu eylem şeması, her iki dilde de paralellik gösterir.
Bu örnek, Türkçe ve Japoncada somut fenomenlerin benzer bir mantıkla adlandırılabildiğini göstermesi bakımından önemli.
Daha geniş bir karşılaştırma
Proto-Altaycadaki “kurka” kökü; sıyırmak, azaltmak, üzerinden almak, aşındırmak anlamlarını taşırken, Türkçedeki kırkmak fiilinin bu kökten evrilmiş olması çok büyük olasılık. Açık biçimde “yüzeye işlem yapma” semantiğini barındıran bu dönüşüm de antik kak- kökünün Altay dillerindeki erken yansımalarından biri olsa gerek.
İlginç biçimde, bu kökün izleri yalnızca Altay dilleriyle sınırlı değil; Nostratik dil hipotezi çerçevesinde Proto-Hint-Avrupa dillerinde de görülebilir. Bu dillerde yeniden yapılandırılan *keg-/*kak- kökü de benzer biçimde batmak, sivri uçla delmek, yüzeyi çizmek, delmek gibi anlamları karşılar.
Örnek olarak, Yunanca káktos sözcüğü dikkat çekicidir. Milattan Önce (M.Ö.) 4. yüzyılda Theophrastus tarafından belgelenen kaktüs terimi, Akdeniz’e özgü dikenli bitki türleri için kullanılmış.
Kak- kökü ile dikenlerin batma ve yüzeyi çizme niteliğinin bir araya gelmesi uyumlu bir görüntü vermekte. Latince cactus ve modern dillerdeki “kaktüs” de Yunanca káktos sözcüğünden türemiş. Bu kronoloji, kak- kökünün Proto-Altaycaya özgü olmadığını, Hint-Avrupa dillerinde de bulunabileceğini gösterir. Sergey Starostin çizgisindeki karşılaştırmalar bu yakınlığı daha geniş bir tarihsel bağlama yerleştirmemize olanak tanır.
Türkçe “kak-“ ile Japonca “kaku” fiilleri arasındaki paralellik, “yüzeyi darbeleme” eylemine dayanan ortak bir semantik kökenin izlerini taşıyor. Bu yalnızca ses benzerliğiyle değil, anlam boyutunda da ilerleyen bir sürekliliğin varlığını ortaya koyuyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
