Son yılların en popüler kelimesi “asgari.” Asgari ücret, asgari geçim, asgari yaşam…
Dilimize o kadar yerleşti ki, artık sadece bir kelime değil; bir yaşam standardı. Maaşlar asgari, adalet asgari, özgürlük asgari, liyakat asgari. Hatta bazen umut bile asgari.
En tuhafı, bu “paket” genellikle kampanyalı geliyor. İtiraz ettiğinizde önünüze hemen bir indirim kodu bırakılıyor:
“Daha kötüsü de olabilirdi.”
Bir toplumda “asgari” kelimesi bu kadar sık kullanılıyorsa, orada bir şeylerin eksildiğini anlamak zor değil. Ama mesele yalnızca rakamlarda değil. Asgari ücret tartışılır, anlaşılır. Peki ya “asgari adalet”, “asgari özgürlük”, “asgari liyakat”? Bunlar da mı pazarlık konusu olmalı?
Çünkü görünen o ki, yıllar içinde sadece gelirler değil, beklentiler de asgariye çekildi. İnsanlar artık daha iyisini talep etmekten vazgeçip, mevcut olanı idare etmeye odaklanıyor.
Beklentiler nasıl küçülür?
Sosyal psikolojide buna “norm kayması” denir. İnsan zihni, maruz kaldığı koşullara uyum sağlama konusunda şaşırtıcı derecede esnektir. Başlangıçta zor, kabul edilemez ya da adaletsiz görünen bir durum, zamanla “alışılan” hale gelir. Bir süre sonra ise sorgulanmamaya başlar.
Bu, kısa vadede işe yarayan bir hayatta kalma stratejisidir. Ama uzun vadede görünmeyen bir bedeli vardır: beklentilerin küçülmesi.
İşte “asgariye alışmak” tam olarak budur. Önce mecbur kalırsın. Sonra idare edersin. En sonunda “bu kadarı da fena değil” dersin. Ve o noktadan sonra, alıştığın şeyi sorgulamak bir yana, savunmaya bile başlarsın: “Daha kötüsü de var.”
Sorun yoksulluk değil; yoksulluğa alışmış olmaktır.
Asgari paketler
“Asgari adalet” paketini düşünelim. Biraz geç gelir, biraz eksik gelir, bazen hiç gelmez… Ama yine de şöyle denir: “Ağır da olsa işliyor.” Burada mesele adaletin varlığı değil; yokluğunun nasıl gerekçelendirildiğidir.
“Asgari özgürlük” paketi de oldukça popülerdir: “Konuşabiliyorsun ya, daha ne istiyorsun?” Sanki özgürlük bir bütün değil de taksitle verilen bir hakmış gibi.
“Asgari liyakat” ise en işlevsel olanıdır. Çünkü sistem bir şekilde dönüyorsa, kimse nasıl döndüğünü çok da sorgulamaz. “Eh, işler yürüyor işte…” cümlesi, büyük bir kabullenişin kısa özetidir.
Ve belki de en çarpıcı olanı: “Asgari insanlık” paketi. Kimse bunu açıkça ilan etmez ama herkes her gün biraz daha deneyimler. Sabah trafiğinde emniyet şeridini kendi hakkı gibi kullananlar, kırmızı ışıkta birkaç saniyeyi bile bekleyemeyenler… Hastane koridorlarında sırasını kaybetmemek için tetikte bekleyenler, kamu dairesinde ilk refleksi “tanıdık var mı?” olanlar…
Sırada sessizce bekleyen değil, araya girmeyi başaran “pratik” sayılır. Kurala uyan değil, kuralı esneten “işini bilen” olur. Ve bütün bunlar artık neredeyse kimseyi şaşırtmaz.
“Bana ne” ile sertleşen vicdanlar, “herkes yapıyor” ile yumuşatılır. Bir süre sonra hepsi tek bir cümlede toplanır: “İnsanlık hali.”
Oysa çoğu zaman bu, insanlığın sıradan bir hali değil; insanlıktan yavaş yavaş eksilme halidir.
Az da olsa var
Burada işleyen mekanizma tanıdık: İnsan zihni kaybı doğrudan kabullenmek yerine onu yeniden çerçeveler. “Yok” demek yerine “az da olsa var” demeyi tercih eder. Bu, kısa vadede rahatlatıcıdır. Ama uzun vadede standartları aşağı çeker. Çünkü beklenti düştükçe talep de düşer.
Toplumun bir kesimi “Tamam, idare eder” der. Diğer kesimi ise “Bari biraz daha idare etse…” Bu iki cümle arasındaki fark küçük görünür ama belirleyicidir. Biri kabullenir, diğeri erteler. Ama ikisi de aynı zeminde buluşur: düşük beklenti.
Ve böylece “asgari”, istisna olmaktan çıkar; norm haline gelir.
Geçim kaygısının bedeli
Ekonomik zorlukların psikolojik etkileri üzerine yapılan çalışmalar, sürekli geçim kaygısının bilişsel kapasiteyi daralttığını gösteriyor. Zihin, sürekli “nasıl yetiştireceğim?” sorusuna odaklandığında, daha geniş düşünme, plan yapma ve alternatif üretme kapasitesi zayıflar.
Bu yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumsal bir sonuç doğurur. Çünkü düşünen, sorgulayan ve talep eden bireylerin yerini, sadece idare etmeye çalışan bireyler alır.
Ve bir noktadan sonra şu cümle içselleşir: “Bu kadarı da fena değil.” Bu cümle, asgariye alışmanın en resmî belgesidir.
Asgari hedef olunca
Oysa mesele sadece “idare etmek” değil. Asıl sorun, insanın nasıl bir hayatı hak ettiğine dair çizdiği sınırdır.
Sağlıklı bir toplum “asgari” ile değil, “asgari üstü” ile tanımlanır. Çünkü asgari bir başlangıçtır; hedef değil. Başlangıç noktası olması gerekirken hedef haline geldiğinde tuhaf bir şey olur: Daha iyisini istemek artık lüks gibi görünmeye başlar.
Belki de en kritik soru şudur: Bir şeyin “idare ediyor” olması, gerçekten yeterli midir?
Çünkü bazen “idare eden” sistemler, insanların hak ettiği yaşamı sunmaz. Sadece kendi düzenini ayakta tutar, beklentileri sessizce aşağı çeker, insanları asgariyle yetinmeye alıştırır.
Sessizce. Yavaşça. Törpüleyerek…
Ve bir gün fark edersiniz ki hayatınızın tamamı “Asgari paket”e dönüşmüştür.
Fark etmek ilk adım
Yine de umut tamamen kaybolmuş değildir. Çünkü normlar sadece aşağı doğru değil, yukarı doğru da kayabilir. Bunun ilk adımı ise basittir ama zordur: neye alıştığımızı fark etmek.
Çünkü bir şeyin “normal” olması, onun “doğru” olduğu anlamına gelmez.
Asgariye alışmak sessiz bir düşüştür. Ama alıştığını fark etmek, çoğu zaman yükselişin başlangıcıdır.
Ve belki de asıl soru hâlâ orada duruyor:
Biz gerçekten asgari olanı mı hak ediyoruz, yoksa zamanla ona mı razı olduk?
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
