Lev Tolstoy, “İnsan Ne ile Yaşar” adlı eserinde şöyle der:
“Acı duyabiliyorsan canlısın; başkalarının acısını duyabiliyorsan insansın.”
Bu söz sanki bugünün İran’ını görerek söylenmiş gibi.
İran’da bugün acıyı yaşayanlar elbette hayattalar, canlılar ama çocuklarını kaybeden anneler, babalar, kardeşler her nefes alışta bunu hissediyor.
Asıl soru şu:
Dünyanın geri kalanı bu acıyı hissedebiliyor mu? Sosyal medyada bir videoyu izleyip “ne kötü” deyip geçiyor muyuz, yoksa o görüntünün içimizde bir yere dokunmasına izin mi veriyoruz?
Ahlak sadece öğretilmiş kurallar bütünü değildir; empatiyle ilgilidir. İnsanlık teoride değil, yürekte başlar.
İran’da yaşananlar artık “komşu bir ülkenin iç işi” olarak görülemez.
Sokakta vurulan gençler, gecenin bir yarısı apar topar gözaltına alınan çocuklar, ağlayan anneler…
“On binlerce can kaybı” gibi ürkütücü rakamların telaffuz edilmesi bile başlı başına bir alarmdır. Kesin sayının bilinmemesi ise rejimin bilinçli bir tercihidir.
Ölenlerin büyük çoğunluğu gençlerden oluşuyor. İnternetle büyümüş, dünyayı tanıyan, kıyaslama yapabilen bir kuşak bu. Paris’teki, İstanbul’daki, Seul’deki yaşıtlarının nasıl yaşadığını görüyorlar. Gezmek, gülmek, sevdiklerinin elini tutarak sokakta yürümek istiyorlar. Kısacası sadece “normal” bir hayat talep ediyorlar.
Ama molla rejimi için bu talepler başlı başına bir tehdittir. Çünkü özgürlük bulaşıcıdır. Devrim muhafızları, silahlar, hatta kimi zaman yabancı ve paralı unsurlar bu yüzden devreye sokuluyor. Rejim, kendi gençliğine düşmanlaşıyor. Bir ülkenin en verimli fidanları, daha meyve vermeden kesiliyor.
Tarih, bu cesur yürekli gençleri Tiananmen’in tanklarının, Tahrir’in barikatlarının yanına yazacaktır. Bu gençler, yenilmişlerin değil; direnmişlerin tarihine geçecektir.
Totaliter rejimlerin ortak refleksleri aynıdır: Medyayı susturmak, gazeteleri kapatmak, televizyonları tek ses yapmak, gerçeği gizleyip her şeyi kontrol etmek, hatta insanların yaslarını bile kontrol altına almak.
Bir anne babanın çocuğunu toprağa vermesi zaten dayanılmazken, cenazeyi bir itaat testine dönüştürmek tarifsiz bir zalimliktir. Cenazeleri teslim etmek için “kurşun parası” istemek bu rejimin ahlakı iflasının en çıplak göstergesidir çünkü devlet olmanın, iktidar olmanın zerresi kalmamıştır artık.
Bu yüzden hayatlarını kaybeden gençlerin aileleri tarafından rejime gösterilen tepki de sıradan bir protesto değildir. Ailenin geride kalanları sokaklarda değil, cenazelerde direniyorlar.
Çocuğunun düğününde oynaması gereken anne babaların, tabut başında dans etmeleri bu rejime atılmış bir tokattır. ”Biz sizin düzeninize teslim olmayacağız. Bu ölüm bize aittir, sizin düzeninizin parçası değildir” deme biçimidir.
Tarih böyle sahneleri unutmaz. Bugün susturulan bu aileler, yarın “İran’ın vicdanı” olarak hatırlanacaktır. Rejim belki silahlarla, parayla, korku yaratarak bir süre daha ayakta kalabilir. Ama tarih şunu gösteriyor: Cenazede dans eden bir anne babayı yenebilen hiçbir iktidar olmadı.
Yas suya atılan bir taş gibidir, halkalar halinde yayılır. Aileden mahalleye, şehirden ülkeye, oradan da dünyaya ve artık bireysel bir acı olmaktan çıkıp kolektif bir matem haline gelir.
Berlin’de, Paris’te, Londra’da yapılan protestolar bunu göstermektedir. Belki devletler çıkar hesapları ile ağırdan alıyor ama toplumların vicdanları o kadar yavaş değil.
İran’daki annelerin, babaların tuttuğu yas sadece kaybettikleri çocuklar için değil, aynı zamanda bu rejim tarafından çalınan bir gelecek içindir.
İnsanlık bu sesi duyarsa, belki her şey hemen değişmez ama en azından tarih karşısında susmamış olur.
Belki dünyayı tek başımıza değiştiremeyiz ama başkalarının acısını hissederek, onu görünür kılarak, normalleşmesine izin vermeyerek bir şeyler yapmış oluruz…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
