Günümüzde zihinler sahte düşüncelerle şekilleniyor, vicdanlar sahte duygularla köreliyor ve ilişkiler sahte davranışlarla ayakta duruyor.
İnsanları yalnızca göründükleri gibi değerlendirmek artık yeterli değil. Bazıları rakı içenlerden, bazıları ayran içenlerden korkmamız gerektiğini söylüyor; ama asıl dikkat edilmesi gereken sessiz ve gözden kaçanlardır. Masaya vurandan değil, masayı satın alandan korkmalı insan. Çünkü gerçek güç, gösterişte değil, stratejide gizlidir.
Bugünün çağında bağıranlardan değil, susanlardan sakınmak gerekir. En çok gülümseyen değil, gözünü kaçıran düşündürür; gürültü yapan değil, sessizce hazırlanan tehlikelidir. İnsan sözle değil, eylemle güçlüdür; sessiz görünenin içinde fırtınalar saklıdır.
Hayat, ses ve gösterişin ötesinde bir mücadeledir. Kahkaha atan değil, sessizce gülümseyen tehlikelidir. Çünkü gerçek etki, sessizliği ve stratejiyi bilenin elindedir. Bu yüzden görünmeyen güçleri fark etmek, çağımızın en büyük uyanıklığıdır.
Bu bir suçlama değil, bir tespittir. İnsan, kendi eksikliğinin farkında olan tek varlıktır. Kendini yetersiz hissetmek, başarıyı şansa bağlamak ya da olduğu gibi görülme korkusu, ahlaki bir zayıflık değil; bilincin doğal sonucudur. Bu güvensizlik insanı maske takmaya iter. Maske takan bireyler ise ancak birbirlerinin maskelerine katlanabilir.
Günümüzde sahtekârlık artık bireysel bir kusur değil, kolektif bir yaşam biçimidir. Doğru ve yalan, karşıt değil, yan yana yürüyen kavramlar hâline gelmiştir. Hakikat, çıplaklığıyla değil, işlevselliğiyle değer kazanır. Böyle bir dünyada samimiyet istisna, rol yapmak kural olur. Bu nedenle kimse kimseyi yargılayamaz; herkes aynı oyunun parçasıdır.
İnsana sürekli daha fazlası olması öğütlenir: daha başarılı, daha güçlü, daha yetkin. Oysa insanın sınırları vardır. Her şeyi bilemeyiz, her şeye yetemeyiz, her şey olamayız. Bu gerçeği inkâr etmek insanı yüceltmez; aksine yabancılaştırır. Kendi kendine yetebilecek bir hayat kurmak, belki de en radikal duruştur. Kusursuzluk ve üstünlük arayışı çoğu zaman içsel boşluğu gizleme çabasından ibarettir.
Sahtekârlık, yalnızca bireysel zaafları değil, aklı, gücü, konumu ve bilinçdışını da etkileyen çok katmanlı bir gerçektir. Sahtekârlık, farklı bakış açılarına göre çeşitli şekillerde açıklanabilir: Bazen tutkularına yenilen aklın sonucu olarak görülür ve tahammül, başkalarının bilgisizliğine öfke duymamayı seçen bilinçli bir duruştur. Başka bir bakışta, bu tahammül güçsüzlüğün itirafı olarak algılanır; maskeler cesaretsizliği, katlanmak ise yüzleşme korkusunu simgeler. Bir perspektife göre, sahtekârlık bireyin ahlaki kusuru değil, insanı metalaştıran düzenin dayattığı bir hayatta kalma stratejisidir. Öte yandan, insanın kendi gerçek benliğiyle yüzleşememesi, sahte bir kimlik inşa etmesine yol açar; başkasının maskesine katlanması ise kendi maskesini koruma çabasıdır.
Belki de dış dünyada gördüğümüz karanlık, içimizde uzun zamandır vardı. Birbirimize tamamen düşman olmamamız erdemden değil, ortak kırılganlıklarımızdandır. Hepimiz sahtekâr olduğumuzu bildiğimiz için birbirimizin yüzüne bakabiliyoruz. Tahammül, vicdanla değil, ortak eksikliklerimizle kurduğumuz sessiz bir anlaşmadır.
Hayat, insanı çoğu zaman olduğu gibi değil, olması gerektiği hâliyle eğitir. Yaşanan tecrübeler içimizde yaralar açsa da, büyümenin, olgunlaşmanın ve gerçek benliğe yaklaşmanın temel taşlarıdır. İnsan ilişkilerindeki sahte samimiyet ve yüzeysel bağlar, bireyin içinde derin bir “geç kalmışlık” duygusu yaratır. Bu, başkalarını memnun etmek uğruna kendini ihmal eden insanın sessiz çığlığıdır.
İnsan sosyal bir varlıktır; kabul görmek ve onaylanmak ister. Ama bu ihtiyaç, kişinin gerçek duygularını ve sınırlarını bastırmasına yol açabilir. Böylece insan kendisinden uzaklaşır, içsel bir boşluk oluşur. Günlük hayatta tanık olduğumuz sahte gülümsemeler, maskeler, bireyin kendi özünü tanımasını zorlaştırır.
Psikolojik açıdan bu, “kendilik bütünlüğünün” bozulmasına yol açar. Birey, gerçek benliği ile dış dünyaya sunduğu imaj arasında sıkışır. Bu çatışma kronikleştiğinde, “geç kalmak” kendi özüyle bağ kuramamak demektir.
Başkalarının mutluluğunu önemsemek bir erdemdir; ama bu, kendi değerini feda etmek anlamına gelmemelidir. İnsan, kendi içinde sevgi ve kabulü inşa ettiğinde dışarıya gerçek sevgi sunabilir. İki yüzlü ilişkiler ve sahte dostluklar arasında kaybolmamak için insanın kendine dönmesi gerekir. “Geç kalmak” hissi, kendin olmayı ertelememek için bir uyarıdır: Kendine şefkatle yaklaş ve hayatı kendi ritminde yaşa. Hayatın öğrettiklerinden korkma; onlar seni sen yapan ve gerçek özgürlüğe götüren kapılardır.
Ülkeler var gibi görünse de kararlar haritalardan değil, görünmez merkezlerden alınır. Dinler inancı derinleştirmekten çok iktidarın dili hâline gelir, ideolojiler hakikati aramak yerine kitleleri hizaya sokar, hükümetler adalet üretmek yerine itaati yönetir. Bu düzen içinde yanlışlar normalleşir, sahtekârlık erdem kılığına bürünür ve insan, kendisini yöneten gücü tanıyamadıkça, kendi vicdanına da yabancılaşır. Şiddet, nefret ve adaletsizliğe alışmak masumiyetten değil, kolektif suskunluğun içindeki sessiz suç ortaklığından beslenir.
Kendi gerçeğine sadık kalan, sahte dünyanın sessizliğinde bile özgür kalır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
