Avrupa siyasal hafızası, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan insan hakları düzenini uzun yıllar boyunca kendi modernliğinin en güçlü göstergesi olarak sundu.
Holokost’un yarattığı kolektif travma, sömürgeciliğin bıraktığı derin yaralar ve savaşın dramatik sonuçları üzerine inşa edilen hukuk mimarisi, kıtayı yalnızca ekonomik veya askeri değil, aynı zamanda ahlaki bir referans noktası haline getirmişti. Demokrasi, özgürlük, insan hakları ve uluslararası hukuk söylemleri, Avrupa’nın küresel rolünün omurgasıydı. Ne var ki Gazze Savaşı, bu omurganın ne kadar kırılgan olduğunu sert biçimde ortaya çıkardı. Avrupa’nın verdiği tepkiler, savunduğu değerlerle yan yana konduğunda ciddi bir uyumsuzluk sergiledi ve bu uyumsuzluk artık yalnızca siyasi bir zaaf değil, normatif bir çözülme işareti olarak görülüyor.
Kıtada gözlenen tutarsızlığın arkasında birden fazla yapı taşı bulunuyor. Güvenlik alanındaki kararların giderek daha fazla ABD ile senkronize edilmesi, Avrupa’nın bağımsız ahlaki pozisyonunu zayıflatan ana faktörlerden biri. Transatlantik ittifakın Soğuk Savaş sonrası dönemde kazandığı yeni biçim, birliklerin yalnızca askeri değil, düşünsel olarak da Washington eksenine yaklaştığını gösteriyor. Gazze’de yaşanan sivillere yönelik ağır ihlaller karşısında Avrupa ülkelerinin net bir tutum almakta zorlanması, bu bağımlılığın en görünür yansıması. Kıta, kendi değer setini önceleyen bir politika yerine, jeopolitik ittifakların ağırlığını önceleyen bir çizgiye kaymış durumda.
Avrupa’nın iç siyasal dönüşümü de bu kırılmada belirleyici. Göç tartışmalarının sertleşmesi, ekonomik eşitsizliklerin büyümesi ve aşırı sağın birçok ülkede yükselmesi, kıtanın dış politikadaki normatif reflekslerini belirgin şekilde zayıflatıyor. İnsan hakları merkezli dış politika söylemi, pratikte giderek daha fazla “risk yönetimi” çerçevesine sıkışıyor. Gazze örneğinde olduğu gibi, ciddi insani felaketlere rağmen derinlikli bir siyasi pozisyon ortaya koyulamaması, Avrupa’nın kendi iç gerilimlerinden kaynaklanan bir karar verememe hâlini yansıtıyor. Bu durum, kıtanın moral kapasitesini zayıflattığı gibi, küresel ölçekteki inandırıcılığını da sorgulatıyor.
Küresel Güney’in yükselişi, Avrupa üzerindeki baskıyı daha görünür hale getiriyor. Son yıllarda pek çok Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkesi, Avrupa’nın çifte standartlı tutumunu Gazze üzerinden tekrar gündeme taşıdı. Bu eleştiriler yalnızca siyasi değil; aynı zamanda tarihsel bir hatırlatma niteliği taşıyor. Sömürgecilik dönemi mirası nedeniyle zaten ahlaki üstünlüğü tartışılan Avrupa’nın Gazze konusundaki kararsızlığı, küresel Güney’de “Batı değerleri” söyleminin ciddi bir kredibilite kaybına uğramasına yol açıyor. Avrupa’nın kendi kurduğu normatif düzen, pratikteki uyumsuzluk nedeniyle zayıflıyor. Avrupa solunun bu süreçte aldığı pozisyon ise kıtanın içsel çelişkilerini daha da görünür hale getiriyor; zira Greens-Left (Yeşiller Grubu) blokundan sosyalist hareketlere kadar uzanan geniş bir sol damar, Gazze’deki yıkımı yalnızca insani bir kriz değil, Avrupa’nın kendi değerlerinin sahadaki karşılığını sorgulayan bir sınav olarak yorumluyor. Sol entelektüellerin ve sivil toplumun yükselttiği bu itiraz, kıtanın ahlaki refleksinin tamamen kaybolmadığını gösterse de, siyasal merkez tarafından marjinalleştirilmesi Avrupa’nın değer söylemi ile pratik siyaseti arasındaki mesafenin ne kadar derinleştiğini hatırlatıyor.
Normatif söylem ile jeopolitik çıkar arasındaki gerilim, kıtanın temel kırılma hattını oluşturuyor. Bosna veya Kosova örneklerinde görülen hızlı insani müdahale refleksi bugün neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Gazze’deki yıkımın boyutu, geçmişte “Avrupa değerleri”nin simgesi olan siyasi tutarlılığı yeniden gündeme taşıdı. Ancak kıta, bu kez değer seti ile güvenlik hesapları arasında sıkışmış bir manzara çiziyor. Sessizlikten çok, eylemsizliğin yarattığı derin bir uyumsuzluk söz konusu.
Tüm bu tablo, Avrupa’nın ahlaki aktörlüğünün son eşiğinde olduğunu düşündürüyor. Kıta hâlâ büyük kurumsal kapasiteye, ciddi bir diplomatik geleneğe ve güçlü bir kamu vicdanına sahip. Ancak bu kapasiteyi tutarlı biçimde harekete geçirecek siyasal irade neredeyse tamamen zayıflamış durumda. Avrupa artık değerlerini savunmakta değil, değerlerinin nasıl algılandığını yönetmekte zorlanıyor. Bu, yalnızca bir dış politika krizi değil; Avrupa düşüncesinin merkezindeki ahlaki mimarinin sürdürülebilirliğine dair bir soru işareti.
Gazze Savaşı bu nedenle Avrupa için dışsal bir kriz değil; içsel bir aynadır. Ahlaki tutarlılık iddiasının gerçekten bir toplum refleksi mi, yoksa tarihsel bir konfor alanı mı olduğunu sorgulatan bir sınav niteliği taşıyor. Avrupa’nın gelecekte nasıl bir aktör olacağı, bu soruya vereceği yanıtla şekillenecek. Ahlaki aktörlük iddiası hâlâ tamamen yok olmuş değil; fakat bugün her zamankinden daha fazla sınanıyor.
Kıta, bu sınavdan geçebilmek için yalnızca dış politikayı değil, kendi tarihsel bilincini yeniden gözden geçirmek zorunda kalacak.
Gazze fotoğrafı: Birleşmiş Milletler
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
