Ankara’da gerçekleşen NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine dair büyük stratejik vizyonlardan ziyade; ABD’nin dayatmaları, Trump’ın adeta şova dönüşen hamleleri ve Türkiye’nin dış politikadaki keskin “U dönüşünün” tescillendiği bir platform olarak tarihe geçti.
32 devlet ve hükümet başkanının katıldığı bu zirveyi, içi boşaltılmış hamasi söylemlerden arındırarak birkaç temel başlıkta okumak gerekiyor.
1-Trump’ın zirveyi zehirlemesi ve İran gündemi
Zirvenin en net fotoğraflarından biri, Trump’ın Ukrayna, savunma harcamaları veya Avrupa’nın güvenliği gibi konuları bir kenara iterek İran’ı spotların altına almasıydı. Daha resmî oturum başlamadan, Rutte ile yaptığı basın toplantısında “Ateşkes bitti” söylemiyle NATO gündemini bilinçli biçimde manipüle etti; İranlılara “hasta, pis, geri zekâlı insanlar” gibi inanılmaz hakaretler yağdırdı, üstelik yanında NATO Genel Sekreteri otururken. Böylece Ukrayna, savunma sanayisi kapasitesi gibi başlıklar birdenbire ikinci plana düştü ve herkes İran’ı konuşmaya başladı. Trump, “çok sert vuracağız, bu işi hızlı bitireceğiz” derken; asıl odağın ABD’nin Orta Doğu ve İsrail merkezli çıkarları olduğunu gösterdi. Ancak bu açıklamaları ihtiyatla karşılamak gerek: birkaç saat sonra “İranlılar müzakere istedi, kabul ettim” diyebilecek bir profil söz konusu. Trump’ın Ankara’dan hareketinin bilinçli geciktirilmesi, uçak değişikliği ve “İran’ın ölüm listesinde birinci sıradayım” gerekçesiyle Katar hediyesi uçağı Almanya’ya sergiye göndermesi de bu tablonun ironik ayrıntılarıdır.
Türkiye’nin bu resimdeki yeri ise hamasi “bölgesel güç” söylemlerinin aksine, ABD ve NATO hizasında kalmaktan ibarettir. İncirlik ve Kürecik buradayken, NATO altyapısı İsrail’e istihbarat sağlarken Türkiye’nin İran’la ABD-İsrail eksenine karşı savaşa gireceği algısı tamamen gerçek dışıdır. Trump’ın “Erdoğan savaşa girecekti, ben engelledim” ifadesi ise anlam vermeye çalışmanın beyhude olduğu bir söylemdir. Aksine Gazze Barış Kurulu gibi masalarda Erdoğan ile Netanyahu kâğıt üzerinde de olsa yan yana oturtulmuş; Hamas’ın tasfiyesi ve Gazze’nin Filistin’den kopartılması sürecine aracılık edilerek bölgesel politikalar NATO/ABD çıkarlarıyla uyumlu hâle getirilmiştir.
2-“NATO 3.0” lafügüzafı ve Avrupa-Amerika çatlağı
Amerikalıların gündeme getirdiği ve henüz resmî bir NATO belgesi olmayan “NATO 3.0” konsepti aslında bütçe ve teknoloji tekeliyle ilgilidir. Washington Avrupa’ya açıkça şunu dayatıyor: “Savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 5’ine çıkarın, konvansiyonel silahlarla ilk saldırıya karşı kendinizi koruyun; ancak yüksek teknoloji, yapay zekâ ve nükleer kapasite benim tekelimde kalsın.” Nitekim yapay zekâ firmalarının yeni programlarının üçüncü ülkelere kapatılması talebi de bunun göstergesidir. Avrupa’nın zihninde ise 1.0 ya da 3.0 fark etmeksizin tek asli tehdit vardır: Rusya. Bildirgeye 3-0 ifadesi rakamla değil, ambalajlanarak yansıtıldı; 2022’den beri var olan “360 derece tehdit” konseptine yaslanan bu zirve, NATO perspektifinden aslında sönük geçti. Tüm bunlar, ABD’nin stratejik odağını Çin ve Hint-Pasifik’e kaydırırken Avrupa’nın faturasını Avrupalılara ödetme çabasının bir kılıfıdır.
3-Savunma sanayisinde “pay kapma” telaşı ve kayıp 10 yıl
Türkiye’nin jeopolitik önemine dizilen övgüler, aslında Avrupa savunma bütçelerinden ve fonlarından nasıl pay alınacağına dair bir zemin arayışıdır. Ne yazık ki “değerli yalnızlık” ve “eksen kayması” denemeleriyle geçen 10 yılın ardından bugün yeniden “fabrika ayarlarına” döndük. S-400’leri alırken “dış güçlere ihtiyacımız yok, F-35’ler tu kaka” diye bayram edenlerin, bugün F-35’e geri dönme ya da Kaan motorlarını diplomatik zafer gibi sunması trajikomiktir. Hakan Fidan’ın “Kaan’ın motoru yok, kral çıplak” itirafı ortadayken, S-400 sürecinin neden sorgulanmadığı da hâlâ konuşulmuyor. Trump bir adım bekliyorsa, S-400’ler konusunda net bir söz verilmiş olmalı; hükümet bunu açıklamaktan çekiniyorsa bile mesele bir memleket meselesidir.
4-Doğu Akdeniz gerçeği ve Batı’nın iki yüzlülüğü
Batılı liderlerin (Rutte dâhil) Türkiye’deki demokratik sorunları umursamadığı çok açık. Danimarkalı gazetecinin “hiç öz saygınız yok mu?” sorusu geçiştirilirken; İmamoğlu, Demirtaş, Kavala davaları ve belediye operasyonları karşısında Avrupa’nın sesini çıkarması beklenmemeli. Rusya-Ukrayna savaşından sonra Avrupa için elde kalan tek “evrensel değer” kendi güvenliğidir; Türkiye çıkarlarına hizmet ettiği sürece otoriterleşme sorun teşkil etmez. Öte yandan Doğu Akdeniz’de Chevron ve ExxonMobil’in çıkarları, Kıbrıs’ın fiilî bir NATO/İsrail üssüne dönüşmesi, Türkiye’nin “Akdeniz’in kralıyız” söyleminin çok ötesinde bir Batı merkezli oyun planının devrede olduğunu gösteriyor.
Sonuç olarak, zirvenin Ankara’da yapılmasının iktidara sağladığı fotoğraf ve şov imkânı dışında Türkiye’ye ne sağladığı tartışılabilir. Bildirgelerin satır aralarına sızan tek gerçek şudur: Büyük jeopolitik hamleler yerine silah anlaşmaları, Avrupa savunma fonları ve “akçalı işler”in konuşulduğu, Türkiye’nin Batı’ya olan ihtiyacının tescillendiği bir süreç yaşıyoruz.
Bakalım bu uğurda neleri feda edeceğiz?
Fotoğraf: nato.int
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
