İnsanlık ateşi buldu, tekerleği icat etti, şehirler kurdu, kıtalar aştı, uzaya çıktı. Fakat bir şeyi hâlâ tam anlamıyla terbiye edemedi: şiddeti
Çünkü şiddet yalnızca bir eylem değil, insanın içinde yaşayan eski bir refleks, zamanla biçim değiştiren bir varoluş gölgesidir. Kimi zaman yumruk olur, kimi zaman yasa; kimi zaman kurşun olur, kimi zaman cümle.
Şiddet ruhumuzda büyük bir alanı işgal eder. Daimi şiddet duygusuna sahip insanlar bu duygularını hayatlarına da geçirirler. Şiddetin vicdanın ölçü birimi olduğunu hatırlatmak gerekir; çünkü tolerans seviyesi bu ölçüyü aşağı ya da yukarı taşıyabilir. Kin, nefret, kısasa kısas, sevgisizlik, bencillik, tahammülsüzlük, hoşgörüsüzlük, ırkçılık, din, rejim… derken insanlık çoğu zaman kendini tüketir. Her türü acı verir.
Şiddetin biçimleri de en az insanın kendisi kadar çeşitlidir. Sözel şiddet gönlü acıtır, fiziksel şiddet bedeni acıtır, psikolojik şiddet ise ruhu acıtır. Fiziksel şiddetin acısı çoğu zaman geçer; ama gönül ve ruh acısı geçmez, dinmez, bazen bir ömür taşınır. Çünkü bazı yaralar görünmezdir ve bu yüzden unutulmazdır.
Kaybolmayan şeyler vardır; onlardan biri de şiddettir. Modernite şiddetten uzaklaşmış görünse de aslında onu ortadan kaldırmamış, sadece biçim değiştirmesine izin vermiştir. Şiddet artık kılıktan kılığa giren bir oyuncudur ve toplumsal koşullara göre sürekli suret değiştirir.
Günümüzde şiddet açık çatışmadan mahrem alana, fiziksel karşılaşmadan dijital yayılmaya, kaba güçten medyatik dile, bedensellikten psikolojik baskıya doğru kayar. Derinin altına, satır aralarına, kılcal damarlara ve sinir uçlarına kadar sızar. Öyle ki çoğu zaman tamamen yok olduğu yanılgısına kapılırız. Hatta kimi zaman özgürlük söyleminin içine karışarak daha da görünmez hale gelir.
Bugün modern dünyada yaşıyoruz denir. Binalar yükselir, ekranlar çoğalır, teknoloji hızlanır. Ama insan ruhunun derinlerinde hâlâ ilkel çağlardan kalma bir gerilim vardır. Mağara duvarına çizilen av sahnesi ile ekranlarda izlenen savaş görüntüleri arasında araçlar değişmiştir; fakat dürtü aynı kalmıştır.
Şiddetin en eski gerekçesi hayatta kalmaktı: aç kalmamak, korunmak, sınır çizmek. Sonra insan çoğaldı, topluluklar oluştu, iktidar doğdu. O andan itibaren şiddet yalnız bir ihtiyaç olmaktan çıktı; yönetme, yönlendirme ve meşrulaştırma aracına dönüştü. Güçlü olan haklı olduğunu ilan etti; haklı olan ise çoğu zaman güçlü olamadı.
İnsanlık ahlak, anlam, dayanışma ve umut sundu. Ancak insan, eline geçen her güçlü fikri olduğu gibi inancı da araçsallaştırdı. Merhamet öğreten metinler öfkeye kalkan yapıldı, adalet çağrıları intikam diline dönüştürüldü. Sorun dinlerin özünde değil, onları güç ve kimlik aracına çeviren insan yorumundaydı.
Şiddeti farklı perspektiften ele alarak, bir yönden insan doğasını çatışmacı görüp düzenin ancak güçlü bir otoriteyle sağlanabileceğini düşünebiliriz. Diğer bir bakış açısı ise, insanın iş birliğine yatkın olduğunu, şiddetin daha çok eşitsizlik ve korkudan beslendiğini söyleyebiliriz. Böylece düşünce tarihi, şiddeti meşrulaştıranlarla onu sınırlamaya çalışanların uzun tartışmasına dönüştü. Bir yasa ile dışlar, bir söylem ile düşmanlaştırır, bir propaganda ile kutuplaştırır. Mikrofon kimi zaman silahtan daha uzun menzillidir. Yukarıdan gelen dil aşağıda davranışa dönüşür.
Savaş mimarları şiddet yanlısı olan komutanlar bu olayın teknik yüzünü temsil eder. Haritalar üzerinde çizilen sınırlar çoğu zaman evlerin içinden geçer. Strateji masalarında konuşulan “kayıp”, sahada bir insanın hayatıdır. Zafer anlatıları yükselirken merhamet sessizce geri çekilir.
Düşünürler ve ideologlar her çağda şiddeti haklı gösterecek yeni kavramlar üretmiştir: kutsal dava, üstünlük, zorunluluk, kader, güvenlik… İnsan çoğu zaman öldürmek için değil, haklı görünmek için büyük cümleler kurmuştur.
İronik olan şudur ki, insan hakları çağında bile en büyük yıkımlar yaşanmış, barış söylemleri içinde savaşlar büyümüştür. İnsanlık bir eliyle yara sararken diğer eliyle yara açmayı sürdürmüştür.
Bugün şiddet yalnız savaş meydanında değil; evde, işte, okulda, sokakta, sosyal medyada ve ilişkilerde de vardır. Bazen sessizdir, bazen görünmez. Ama her hâlükârda etkilidir.
Toplumlar da şiddeti yeniden üretir. Gücü yücelten kültürler merhameti zayıflık sayabilir. Öfkeyi cesaret, kabalığı doğallık, dışlamayı düzen sanabilir. Böyle toplumlarda insanlar iyi olmaktan çok güçlü görünmeye çalışır.
Oysa gerçek güç, zarar verebilme kapasitesine rağmen zarar vermemektir. En zor zafer başkasını yenmek değil, içindeki zorbayı susturmaktır.
Belki de insanlığın asıl sınavı teknoloji üretmek değil, karakter üretmektir. Mars’a gitmek değil, birlikte yaşayabilmektir. Yapay zekâ geliştirmek değil, doğal vicdanı kaybetmemektir.
Şiddet insanlık kadar eski olabilir. Ama onu normal görmek zorunda değiliz. Çünkü tarih bize şunu da gösterir: İnsan, yıkmayı öğrendiği kadar onarmayı da öğrenebilse belki de medeniyet dediğimiz şey, tam olarak bu seçimin adıdır. Bu noktada şair Charles Bukowski sesi bir düşünce gibi araya girer:
“Hangi çiçek, diğerini ‘sarı açtı’ diye ayıplar?..
Hangi kuş, ‘farklı ötünce’ diğeri yasak koyar?..
Derisinden, dilinden ötürü öldürülüyor insanlar…
Ah insanlar… Her şeyi bulup kendini bulamayan insanlar…”
Belki de bütün tarih, bu sorunun etrafında dönüp duran tek bir cevapsız çabadır: İnsan, doğayı fethetmeden önce kendini fethetmek zorundadır. Çünkü kendini tanımayan bir bilinç, her çağda şiddeti yeniden icat eder.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
