Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi’nin Osman Kavala’nın haklarının ihlal edildiğine ve serbest bırakılması gerektiğine ilişkin kararı Ankara’da sert tepkiyle karşılandı.
Adalet Bakanlığı kararı “yanlı yaklaşımın son örneği” olarak nitelendirirken, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM’in “siyasi proje kararlar” verdiğini savunarak Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) taraf olma durumunu ve bireysel başvuru sistemini gözden geçirmek zorunda kalabileceğini söyledi.
Bu açıklamalar, Türkiye ile Avrupa Konseyi arasında bir süredir devam eden gerilimin ulaştığı noktayı göstermesi bakımından önemli.
Türkiye, Avrupa Konseyi’nin en eski üyelerinden biri. 1949’da kurulan Konsey’e kuruluşundan kısa süre sonra katılan Türkiye, 1950’de imzaya açılan AİHS’yi ilk imzalayan ülkeler arasında yer aldı. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkeleri üzerine kurulu Avrupa Konseyi, bugün de Avrupa’nın en geniş kapsamlı siyasi ve hukuki örgütlerinden biri.
Türkiye geçmişte Konsey içerisinde oldukça aktif bir rol üstlendi. Kasım 2010-Mayıs 2011 döneminde Bakanlar Komitesi Dönem Başkanlığını yürüttü; AİHM’in etkinliğinin artırılması, denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, ayrımcılık ve aşırıcılıkla mücadele gibi konularda çalışmalara destek verdi. Bugün de Türkiye; AİHM başta olmak üzere ırkçılık, işkence, yolsuzluk, kara para aklama ve birçok alanda Avrupa Konseyi mekanizmalarının içerisinde yer alıyor.
Ancak başta Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş dosyaları olmak üzere AİHM kararlarının uygulanmaması, Türkiye’nin Konsey ile ilişkilerini giderek zorlaştırıyor. Bakanlar Komitesi’nin Türkiye hakkında yürüttüğü denetim ve ihlal süreçleri artık yalnızca hukuki değil, aynı zamanda ciddi bir diplomatik sorun niteliğinde. Ankara’nın direnmeye devam etmesi halinde Bakanlar Komitesi ve Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi düzeyindeki siyasi baskının artması kaçınılmaz görünüyor.
Meselenin bir de ekonomik boyutu var. AİHM kararlarının uygulanmamasının doğrudan bir para cezasından çok daha geniş sonuçları olabilir. Uluslararası mahkeme kararlarının uygulanmadığı yönündeki algı, hukukun üstünlüğüne duyulan güveni zedeliyor. Bu durum uzun vadeli yabancı yatırımları olumsuz etkileyebilir, Türkiye’nin risk primini ve dolayısıyla dış borçlanma maliyetlerini artırabilir. Avrupa Birliği ile ilişkiler bakımından da insan hakları ve hukukun üstünlüğü, Kopenhag siyasi kriterlerinin temel unsurları arasında.
Ankara ise AİHM’in bazı kararlarının hukuki sınırları aşarak yerel mahkemelerin yetki alanına müdahale ettiğini ve siyasi nitelik taşıdığını düşünüyor. Gezi Parkı gibi olaylar iktidar açısından yalnızca hukuki vakalar değil, devletin anayasal düzeni ve ulusal güvenliğiyle bağlantılı meseleler olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle AİHM kararlarının uygulanması, iktidar çevrelerinde dış baskıya verilen bir “taviz” şeklinde algılanabiliyor.
Benzer bir gerilim yakın geçmişte Azerbaycan ile Avrupa Konseyi arasında da yaşandı. Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin Azerbaycan heyetinin yetki belgelerini 2024’te onaylamaması ilişkileri ciddi biçimde gerdi. Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Avrupa Konseyi’nden tamamen ayrılmanın gündeme gelebileceğini açıklaması ile Mehmet Uçum’un son sözleri arasında bu açıdan dikkat çekici bir benzerlik bulunuyor.
Buna rağmen ne Azerbaycan’ın ne de Türkiye’nin Avrupa Konseyi ve AİHM sisteminden kolaylıkla çıkacağını düşünüyorum. Türkiye’nin yaklaşık üç çeyrek asırlık Avrupa Konseyi üyeliği, yalnızca dış politika tercihi değil, Avrupa hukuk ve güvenlik mimarisindeki yerinin de önemli bir parçasıdır.
Sorun AİHM kararlarını beğenip beğenmemekten daha büyüktür. Asıl mesele, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden kaynaklanan yükümlülükleri ile egemenlik ve ulusal güvenlik anlayışı arasında nasıl bir denge kuracağıdır.
Türkiye’nin önündeki gerçek AİHM sınavı da budur.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
