(E) Büyükelçi Halil Akıncı’nın Milli Düşünce Merkezi’nin internet sitesinde yayınlanan “NATO ile evliliğe devam mı, tamam mı?” başlıklı yazısı:
“NATO ile ilişkimiz daha NATO kurulmadan başlıyor. 1952’den beri de bizim ısrarımız ile saflarına kabul edildik. 74 yıldır evliyiz. Bu tarihimizdeki en uzun ittifak. Ankara’da NATO zirvesi başlamadan önce bu beraberliğin serencamını hatırlatmak istedim.
1949’da NATO kuruluyor. Sovyet tehdidine karşı üye olmak istiyoruz. Orta Doğu’ya hâkim olan Britanya, bizi sadece orada kuracağı pakta üye yapmak istediğinden üyeliğimizi engelliyor. Kore’ye asker gönderip yeterli zayiat verince bizi NATO’ya üye yapıyorlar, biz de çok “sevindirik” oluyoruz. Amerika bizi silaha; postal ve çamaşır makinesi dâhil her türlü malzemeye boğuyor.
-1960 yılının nisan ayında, başbakanın Sovyetler Birliği’ne ziyarette bulunacağı açıklanıyor. Bu, 1930’lardaki Başbakan İnönü ziyaretinden sonra bir ilk olacaktı. Ancak 27 Mayıs -1960’ta ihtilâl yapıyoruz ve her şeyden önce “NATO’ya bağlıyız” diyoruz.
-1961’de bir generalimiz, topraklarımızdaki bir Amerikan üssünün kapısından geri çevrilince; ülkemizde, kendi kendimize bazı yerlere girmemizi yasakladığımızı anlıyoruz.
-1962’de ise bizde epeydir Jüpiter füzelerinin konuşlandırılmış olduğunu öğreniyoruz, hemen ardından da kaldırılmış olduğunu duyuyoruz. Kendimizi Kıbrıs’taki Türkleri kurtarmaya mecbur hissediyoruz. Bol bol verdikleri silahların meğer kullanılmak için değil, bize emanet olduğunu ve ancak izinle kullanılabileceğini o zaman öğreniyoruz. Allah’tan çamaşır makinelerine ya da yenmeyen ekmek üreten ekmek fırınlarına bir şey demiyorlar.
-1965’te Sovyetleri şöyle bir yokluyoruz.
-1967’de Batı’nın yardımcı olmayı reddettiği ağır sanayinin kurulması için onlarla anlaşıyoruz. Bu sırada bizi bir komünizm korkusu sarıyor. “Şu gün gelecek, yok gece gelecek, sabah namazından sonra mı yoksa yatsıyı mı bekleyecek?” diye çok korkuyoruz. Biz beklerken gençlerimiz boş vakitlerinde birbirlerini dövüyorlar. Sanki Türkiye’de Rusya, Çin ve Amerika bizim gençlerimiz aracılığıyla birbirleriyle savaşıyor. Vakit geldi diye 1971’de bir “ihtilâlcik” daha yapıyoruz.
NATO bizi çok seviyor
Kıbrıs’taki Türklere müdahale edip onları kurtarınca, birden dünyanın merhamet ve adalet damarları kabarıyor. “Bu Türklerin görevi ezilmek, icabında ölmek iken bu ne cüret! 1774’ten beri yapmadıkları bir işi başardılar, kendi halklarına sahip çıktılar; bu affedilemez!” diyorlar. Derhâl Türkçeye “ambargo yemek” (yani müttefikleri tarafından hem önden hem de arkadan bıçaklanmak anlamında) diye yeni bir kavram hediye ediyorlar.
-1978’de Sovyetlerle içi boş bir “siyasi belge” imzalıyoruz. Türkiye’de hükümet krizlerini ve birbirini döven gençlerin artık birbirini öldüren gençlere dönüşmesini görüyoruz. Gene hükümet krizi, gene ihtilâl, gene yeni anayasa ve gene NATO sevgisi… İki yıl içinde ihtilâl zarureti doğuyor.
Pkk ve terörizmin doğuşu
Türkiye, 1984’te Ankara’nın havasını temizlemeye karar veriyor. Sovyetlerden doğal gaz almayı kararlaştırıyor; bedelini de az dolar, bol mal ve hizmetle ödeyecek. İmzadan bir ay önce Eruh baskını gerçekleşiyor. Bu olay; Türkiye’nin gerektiğinden fazla büyük görüldüğünün ve millî bir devlet olarak kalmasının uygun bulunmadığının bir göstergesi. Silahı Suriye’den, dürbünü Almanya’dan, lastik ayakkabısı İran’dan gelen ve üstüne üstlük bir de mazlum muamelesi gören, nur topu gibi bir PKK ortaya çıkıyor.
Bu arada Sovyetler Birliği; önce Berlin Duvarı’nın yıkılmasına izin vererek, daha sonra da tamamen dağılarak NATO’yu işsiz bırakmaz mı! NATO, “Barış İçin Ortaklık” gibi projelerle işsizlikten kurtulmaya çalışırken bunalıyor. Sonunda “yok tehdit, yap tehdit” ilkesine uyarak şanına yakışır bir tehdit keşfediyor: Terörizm. Biz terörizm diye bir tek ASALA’yı ve PKK’yı bilirken, getirip önümüze “İslami terörizm” kavramını koyuyorlar. Bunun yolu Afganistan’dan geçiyor deyip hepimiz oraya savlet ediyoruz. Bu arada Ruslar; yeni üye alınmayacak sandıkları NATO’nun üye sayısının 16’dan 32’ye çıktığını görmesinler mi? Bir de eski Sovyet cumhuriyetleri olan Ukrayna ile Gürcistan’ın da pek yakında üye yapılacağını duyunca çıldırmasınlar mı? Kızınca önce Gürcistan’dan parça koparıp, sonra da Ukrayna’dan “İhtiyacım var” diyerek Kırım’a el koymazlar mı?
NATO da “Eh, madem öyle alsınlar ama çok kızdım” diyor. Ukrayna’ya ise “Sen aslansın, bu Rusya da kim oluyormuş? Senin ayılarla ne işin var, kucağımız sana hazır” demez mi? Rusya da “Şurayı bir çırpıda alıvereyim” deyip Ukrayna’ya saldırıyor ve 4 yıldır uğraşıyor. Ağamız ABD de “Bir Ukrayna’yı severim, bir sevmem” diyerek papatya falına bakmaz mı?Bu arada biz İsrail dâhil bütün komşularımızla selamlaşıp alışveriş yaparken; kankamız olan, Bodrum’da “double date” yaptığımız Esad’a ve hükümetine “Müslüman Kardeşler’i almazsan seninle bozuşuruz” diye parmağımızı uzatmaz mıyız? Esas görevi, “Ağa”nın ihtiyacı hâlinde ortaya çıkmak olan DEAŞ (İŞİD) diye bir varlık yuvasından başını uzatmaz mı? Mücadele için “Bu işi ancak PKK hâlleder” diye düşünmez miyiz? Suriye’ye nizam verelim diye müdahale edip Kobani’de bölünmüş yol hâlini alan bir güvenlik kuşağı oluşturuyoruz. Karşılığında ise 5 milyon Suriyeli sığınmacıyı göğsümüze basmaz mıyız?
“NATO’ya yoldaşlık bugün içindir; savaş hâlindeyiz, bize bir iki Patriotçuk veriverin” dediğimizde; “Veririz de onlar Kürecik’i korur, siz delikanlısınız, kendinizi kendi tüfeğinizle korursunuz” cevabını almaz mıyız? Biz de terbiyesizlik edip Rusya’dan S-400 alınca, parasını ödediğimiz uçaklara el konuluyor ve “Sana uçak ne gerek?” diye azar işitmez miyiz?
Boşanalım mı evliliğe devam mı?
Devletler güvenliklerini güçlendirmek, çıkarlarını korumak gibi sebeplerle birbirleri ile ittifak ilişkilerine girerler. Bunlar ebedi değildir. Algıya ve ortama göre değişir. Örnek Millî
Mücadele’deki ittifak sayılabilecek Türkiye-Rusya ilişkileridir. Ancak her ittifak millî egemenliğin bir bölümünün paylaşılmasını gerektirir.
Amacımız, Türkiye’nin egemenliğini tek başına kimse ile paylaşmadan çıkarlarını koruyabilmesi, güvenliğini kendi gücü ile sağlayabilmesidir. Türkiye bu güce erişinceye kadar ortak çıkar gördüğü diğer devletlerle iş birliği yapmak durumundadır.
NATO ile izdivacımızı, kolay okunsun diye kara mizahı kullanarak anlattım. Bizim milletçe tartışmaktan bıkmadığımız konulardan birisi NATO’dur. Rusya’dan 1946’daki korkumuz haklıydı. Yunan İç Savaşı bittikten sonra bu korkumuz azalabilirdi; hele ki 1954’te Sovyetler, Türkiye’den toprak talepleri olmadığını resmen açıkladıktan sonra… Ancak 1956 Macaristan olayları ve 1968’de Çekoslovakya’nın işgali, 1946’daki o eski korkumuzu geri getirdi. Peki, bu korku devam etmeli mi?
NATO, SSCB’ye karşı kuruldu. Rusya bugün bizim için hâlâ bir tehlike midir? Askerî güçlerimiz karşılaştırıldığında tehlike olabileceğini görürüz. Ama bugün yakın değil, uzak bir tehlikedir. Bizim önde gelen kaygılarımız güney ve doğu komşularımız ile Doğu Akdeniz’le ilgilidir. Bu konuda NATO bize yardımcı olamadığı gibi, üyelerin neredeyse tamamı karşımızdadır. Üç ülkeyi kapsayan bir Kürt devleti kurulması taraftarıdırlar; Ege ve Akdeniz’deki haklarımızı yok saymakta, bizi enerji projelerinden dışlamakta tereddüt etmemektedirler. NATO üyeliğimiz onları engellememektedir. Peki, bu davranışlarına karşı tepki olarak NATO’dan ayrılırsak, onlar bu tutumlarından vaz mı geçeceklerdir?
Özellikle ABD, NATO’nun görev bölgesini neredeyse tüm dünyayı kapsayacak bir hâle getirmek istemektedir. Kimseye danışmadan verdiği kararlara fiîlî destek talebinde bulunmaktan çekinmemektedir. Hâlbuki Kuzey Atlantik Antlaşması’nın kapsadığı coğrafi alan sabittir.
Bugünlerde Mısır, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın bölgesel güvenlik ve refah için bir düzen içinde beraber davranmalarından bahsedilmektedir. Bu yönde temaslar da başlamıştır. Bu, bölgesel sahiplenme yolunda doğru bir adımdır. Ancak Amerika’nın en yakın müttefikinin İsrail olduğunu; Almanya’nın nedamet (pişmanlık) duygusuyla, Fransa’nın ise cehaleti nedeniyle en yakın dostlarının İsrail olduğunu daima akılda tutmak gerekir.
NATO, Batı devletleri ile egemen eşitlik temelinde yer aldığımız tek örgüttür. Ne Şangay İşbirliği Örgütü ne de Türk Devletleri Teşkilatı, NATO’nun alternatifi olacak askerî ve hukukî güce sahip değillerdir. Üstelik Türkiye’nin NATO üyeliği ve Batı ile olan iyi ilişkileri; kendileri de hem ABD’ye hem de AB’ye yakınlaşmaya çalışan diğer Türk devletleri ile olan ilişkilerimizde Türkiye’ye diplomatik bir ağırlık sağlamaktadır.
Türkiye, mevcut ekonomik iflas durumunda tek başına bu krizden çıkabilecek midir? Bu zirvenin ana konularından birisi de savunma sanayisi alanında işbirliğidir. Basında çıkan haberlere bakılırsa bu konuda önde gelen devletlerden biriyiz. Gerçekten de bu alanda çok yol aldığımız belli. Ancak hâlâ bize basit bir kamera merceğini satmayı bile uygun görmeyen Kanada’nın ve hâlâ Senato’nun arkasına saklanarak bize ambargo uygulayan ABD’nin bu âni ilgisi; geçmişte “yardım” çerçevesinde Kayseri Uçak Fabrikası’nın kapatılmasına benzemesin. Söylenecek çok söz var; ama karşılaştığımız birçok sorunun kaynağının NATO’nun kendisi olmayıp, ya kendimiz (açılım süreci) ya da ulusal çıkarlarını koruyan devletler (Rumlar ile güvenlik antlaşması imzalayan Fransa gibi) olduğunun bilincinde isek, sorulacak tek soru şudur: NATO’dan çıkarsak ne kazanırız?
Bunun cevabını vermek kolay değildir. NATO’nun bazen elimizi kolumuzu bağladığı, hareket serbestimizi sınırladığı doğrudur. Ancak kırılgan ekonomimiz, bölgesel dengeler aynı zamanda NATO üyesi olan Yunanistan, Fransa gibi ülkelerle olan çıkar ayrılıklarımız, onlar NATO üyesi olmasalar da sürecektir. Özellikle AB üyesi olamayışımızdan dolayı Avrupa ile ilintili konularda tek eşit söz sahibi olduğumuz forum Atlantik Konseyi’dir.
Atlantik Antlaşmasının beşinci maddesi bir müttefike Avrupa veya Kuzey Amerika’da saldırıya uğrayan bir ülkeye askerî güç kullanımı da dâhil olmak üzere, gerekli görülen eylemlerle yardım edilir demektedir. Türkiye Cumhuriyeti bu antlaşma çerçevesinde yerinden kıpırdayamaz,
her şey için izin alması gerekir diye bir madde yoktur. Hareket serbestimizi kısıtlayan kendi siyasetimiz ve imkânlarımızın yeterli olmayışıdır.
Türkiye millî amaçlarını kendi imkânları ile yerine getirebilme gücüne kavuşuncaya kadar üyesi olduğu topluluklardan ayrılmamalı, onları kendi çıkarları için kullanabilmenin yolunu bulmalıdır. Türkiye NATO için 1980’de olduğu kadar vazgeçilmez mi sorusunu da kendisine sorabilmelidir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
