Mimari, bir dönemin en dürüst tanığıdır. Bir binanın mimari stilini süslemesini ve oranlarını inceleyerek o toplumun iktidar anlayışını, ekonomik gücünü, korkularını, hayallerini ve ideolojisini okumak mümkündür.
Gotik katedrallerin göğe uzanan sivri kuleleri Orta Çağ’ın Tanrı merkezli evren görüşünü, barokun abartılı kıvrımları Katolik Kilisesi’nin Reform hareketlerine olan karşı saldırısını, Art Nouveau’nun (Yeni Sanat) organik hatları ise Endüstri Devrimi’ne karşı doğaya dönüş özlemini anlatır. Mimari tarzlar, salt estetik tercih değil toplumsal, siyasi ve ekonomik anlayışların ve dönüşümlerin somutlaşmış halidir. Bir kentin sokaklarında yürürken aslında bir nevi o toplumun hafızasında dolaşıyor olursunuz.
Bu gerçeği en çarpıcı şekilde geçenlerde yaptığım Baltık gezisinde hissettim. Vilnius, Kaunas, Riga ve Tallinn; dört farklı kent, dört farklı mimari dil ve dört farklı tarihsel ruh hali. Bu kentler üzerinden mimariyi okumak, Doğu Avrupa’nın son beş yüzyıllık fırtınalı tarihini anlamanın en somut yollarından biri.
Vilnius’un eski kent bölgesinin merkezindeki barok yapılar ilk bakışta görkemli ve biraz da tehditkâr durur. Protestan Reformasyonu’nun yayılması, Kilise’nin otoritesini ciddi biçimde sarsmıştı. Buna karşı geliştirilen Karşı Reform hareketi, sadece teolojik değil, estetik bir karşı saldırı başlattı. Barok mimari, 17. yüzyılda Katolik Kilisesi’nin Protestan Reformasyonu’na karşı verdiği ideolojik mücadelenin en güçlü silahlarından biriydi. Karşı Reform’un estetik manifestosuydu. Litvanya’da Cizvitlerin baskın olduğu ve ilişkilerin Papalıkla birebir yürüdüğü dönemde Vilnius, Doğu Avrupa’nın önemli bir Katolik kalesiydi. Barokun dramatik ışığı, kıvrımlı hatları ve ihtişamı hem inananları etkilemek hem de rakip mezheplere üstünlük taslamak için bilinçli bir tercihti. Barok, burada sadece bir mimari stil değil, aynı zamanda bir hâkimiyet aracıydı.
Altı yüz binlik Başkent Vilnius’tan yaklaşık 1 saat uzaklıkta yarı nüfusa sahip Kaunas kentine gittiğinizde bambaşka bir hikâye çıkar ortaya. 1918’de Litvanya bağımsızlığını kazandıktan sonra dönemin hâkim güçleri yaklaşık 2 yıl sürecek bir karşı saldırıya geçer ve bu dönemde başkent Vilnius Polonya tarafından işgal edilir. Bu sebeple Kaunas, “geçici başkent” ilan edilir.

Fotoğraf: E. Blažio
Yeni ve geçici başkent konumuna yakışır bir standarta ulaşmak için hızlı bir modernleşme sürecine girer. Bu modernleşme dönemin baskın akımı Art Deco (Dekoratif Sanatlar) ile şekillenir. Amaç burada hem moderniteyi hem de ulusal gururu simgelemektir. Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve travmanın ardından gelen 1920’li yıllar, “artık yeni bir dünya kuruyoruz” optimizmiyle doluydu. Teknoloji ilerliyor, kadınlar toplumsal hayata daha fazla katılıyor, yeni ulus devletler doğuyordu.
Kaunas’taki Art Deco binalar da 1920-30’ların iyimserliğini yansıtır; geometrik formlar, dikey vurgular, temiz hatlar ve lüks detaylar. Bu stil, yeni kurulan ulus-devletin “biz de modern ve medeni bir milletiz” deme biçimidir. Barokun dinsel coşkusundan sonra Art Deco’nun seküler, rasyonel ve iyimser dili, 20. yüzyıl başındaki uluslaşma sürecinin estetik ifadesidir. Ne yazık ki bu rüya, II. Dünya Savaşı ve Sovyet işgaliyle kesintiye uğrar.
Litvanya’dan komşu ülke Letonya’nın başkenti Riga’ya geçtiğinizde yaklaşık 700 binadan oluşan Avrupa’nın en zengin Art Nouveau koleksiyonu keşfedersiniz. On dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında Letonya’nın başkenti, Baltık Denizi’nin önemli bir ticaret limanı olarak büyük bir ekonomik patlama yaşar, bu yüzden Art Nouveau’nun Riga’daki hâkimiyeti tesadüf değildir.

Kaynak: thesanetravel.com
Bu stil, Endüstri Devrimi’nin yarattığı yeni zengin burjuvazinin zevkini yansıtır. Doğa motifleri, kadın figürleri, kıvrımlı demir işçiliği ve renkli cepheler… Riga’nın Art Nouveau binaları, “biz artık sadece tüccar değil, kültürlü ve estetik sahibi bir sınıfız” der gibidir. Aynı dönemde Paris, Viyana ve Barcelona’da da patlama yapan bu stil, Baltık’ta da yükselen milliyetçi burjuvazinin kültürel ifadesi oldu. Günümüzde teknolojinin özellikle de yapay zekânın yarattığı heyecanı ve yeri geldiğinde korkuyu o dönemin insanı Endüstri Devrimi’nde hissetmişti. Bu duygular insanları geçmişe ve doğaya yöneltti. Demir işçiliğinin zarif kullanımı ile doğanın taklidi bir araya getirildi. Riga’da bu akımın en önemli mimarlarından biri, aynı zamanda ünlü “Potemkin Zırhlısı” filmiyle tanıdığımız Sergei Eisenstein’ın babası Mihail Eisenstein’dır.
Gezimizi kuzeye doğru ilerleterek Estonya’nın başkenti Tallinn’e geldiğimizde Kuzey Avrupa’nın en iyi korunmuş Hansa dönemi mimarisini görürsünüz. (aşağıdaki fotoğraf) Dar sokaklar, kırmızı kiremitli çatılar, gotik ve rönesans karışımı yapılar. Bu mimari, on dört ve on altıncı yüzyıllarda Baltık ticaretini domine eden Hansa Birliği’nin gücünü gösterir. Tallinn, o dönemde “Hansa’nın kraliçesi” olarak anılırdı. Mimari burada ekonomik gücün ve tüccar oligarşisinin doğrudan yansımasıdır. Fakat Tallinn’de dikkat çeken bir başka yapı daha vardır. Aleksander Nevski Katedrali; Rus Çarlığı döneminde inşa edilen bu Ortodoks katedrali, Bizans’ın mimarisi ile Rus kültürünü birleştiren Russian Revival (Rus Uyanışı) stilinin tipik örneğidir. (manşet fotoğrafı) Soğan kubbeleri, mozaikleri ve Slav mimari unsurlarıyla Rus İmparatorluğu’nun Baltık’taki kültürel ve siyasi hâkimiyetini ilan eder. Rus milliyetçiliğini vurgulamak için halk mimarisi ve folklor unsurlarını bilinçli olarak kullanılır. Kulelerin altlarında ve camların üzerinde kullanılan Rus kadınlarının başlıklarından esinlenen Kokoşnik motifi de Rus ruhunu, kadın başlıklarından alıp mimariye taşıyarak millî kimliği öne çıkarmak için bir tercihtir.

Fotoğraf: Guillaume Speurt
Baltık kentlerinde yaptığım bu kısa yolculuk, mimarinin ne kadar güçlü bir tarih okuma aracı olduğunu bir kez daha gösterdi. Barok dinsel karşı saldırıyı, Art Deco ulusal uyanışı, Art Nouveau burjuva gururunu, Hansa mimarisi ticari gücü, Russian Revival ise emperyal baskıyı anlatıyor.
Mimariyi sadece “güzel bina” olarak görmek yetmez. Onu toplumsal ve siyasi bağlamıyla okumak gerekir. Çünkü her stil, bir dönemin egemen sınıfının dünyaya bakışının somutlaşmış halidir. Kralların, devrimcilerin, bankerlerin, işçilerin ve sanatçıların hayallerini, korkularını ve zaferlerini hâlâ yüksek sesle fısıldar. Taşlar konuşur; yeter ki dinlemeyi bilelim.
Manşet fotoğrafı: visitestonia.com
İlgili yazı:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
