Cumartesi, 2 May 2026
  • My Feed
  • My Interests
  • My Saves
  • History
  • Blog
Subscribe
Medya Günlüğü
  • Ana Sayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
  • 🔥
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Font ResizerAa
Medya GünlüğüMedya Günlüğü
  • MG Özel
  • Günlük
  • Serbest Kürsü
  • Köşe Yazıları
  • Beyaz Önlük
  • Mentor
Ara
  • Anasayfa
  • Yazarlar
  • Hakkımızda
  • İletişim
Bizi takip edin
© 2026 Medya Günlüğü. Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak.
Köşe YazılarıManşet

Dünyanın parasına yolculuk

Emre Dilek
Son güncelleme: 2 Mayıs 2026 17:57
Emre Dilek
Paylaş
Paylaş

Avrupa kıtasında ülkeler arası bir yolculuğa çıktığınızda, sınırların sadece haritalarda kaldığını hissettiren en somut işaret kuşkusuz cebimizdeki paradır.

Euronun sağladığı o ortak yapı bizi döviz bürolarının karmaşasından kurtarıyor. Artık cebimizdeki parayla bir ülkeden diğerine sanki şehir değiştiriyormuş gibi rahatça geçebiliyoruz ve elimizdeki bozuk paralarla ne yapacağımızı dert etmiyoruz.

Avrupa dışında da Amerikan doları, dünyanın her köşesinde kapıları açan sihirli bir anahtar gibi ancak yine de gündelik harcamalar için yerel para birimini el altında bulundurmak gerekiyor tabii.

Aslında doların kökeni, sanılanın aksine Avrupa’nın kalbine dayanıyor. Bu isim, günümüzde Çek Cumhuriyeti sınırlarında yer alan Jáchymov kasabasından gelir. Almancada “Thal” vadi demektir; örneğin Düsseldorf yakınlarındaki meşhur Neanderthal (Neander Vadisi) ismini buradan alır. Bu vadinin hikayesi de oldukça ilginçtir. Adı, 17. yüzyılda burada dolaşmayı ve şarkılarını yazmayı çok seven ilahiyatçı ve besteci Joachim Neander’den gelir. Ölümünden sonra vadiye onun anısına “Neanderthal” denmiş, daha sonra burada farklı bir insan türüne ait kalıntılar bulununca, o türe de vadinin ismi yani “Neandertal” verilmiştir.

Neyse, asıl konumuz olan paraya, yani Joachimsthaler’e dönecek olursak; Joachim Vadisi’ndeki madenlerden çıkarılan gümüşle burada sikkeler basılmaya başlandı. İçindeki gümüş oranı, kalitesi ve ağırlığı o kadar standarttı ki, kısa sürede her yerde kabul görüp yaygınlaştı. İnsanlar pratiklik açısından bu uzun ismi kısaltarak sikkelere sadece “Thaler” demeye başladılar. Bu kelime zamanla farklı dillerde telaffuz değiştirerek İngilizceye “Dollar” olarak geçti.

Kuzey Amerika’daki kolonilerde İspanyol Krallığı’nın Joachimsthaler gibi çok kıymetli ve güvenilir olan 8 reales (8 parçaya bölünebildiği için bu ismi almış) gümüş sikkesi çok yaygın kullanılıyordu.

Bazı kurnaz tüccarlar, madeni paraların kenarlarından incecik gümüş parçalar yontarak kendilerine biraz tasarruf yaratmaya çalışırdı. Ancak İspanyol paralarının kenarlarındaki o özel ‘tırtıklı’ desenler, bu küçük hilelerin önüne geçen harika bir güvenlik sistemiydi. Eğer birisi paradan bir parça “çalmaya” kalkışırsa tırtıklı desen bozuluyor ve bu gümüş tıraşlama operasyonu anında fark ediliyordu. Amerikalılar bu sikkelere “Spanish dollar” diyorlardı, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da kendi resmi para birimlerine dollar” ismini verdiler.

Bugün dünyada 20’nin üzerinde ülkenin para biriminin ismi dolar. Bunların arasında Kanada, Avustralya, Singapur, Yeni Zellanda, Hong Kong var. Tabii ki isimlerinin aynı olması onlara finansal piyasalarda aynı kıymeti vermiyor.

Bir de kendi para birimine dolar ismini vermekle yetinmemiş direkt Amerikan dolarını resmi para birimi olarak kullanan Ekvator ve El Salvador gibi ülkeler var. Ekvador’da 1999 yılında ekonomik kriz doruk noktasına ulaşır ve neticesinde bankacılık sistemi çöker. Yüksek enflasyon da para birimi sucrenin değerini sürekli olarak kayda değer bir biçimde düşürünce Başkan Jamil Mahuad, 2000’de dolarizasyon ilan eder ve ABD doları resmi para birimi olur. Ekvator bugün kâğıt dolar değil ama kendi tasarımı olan 1’den 50 sente (centavos) kadar olan madeni paraları basabiliyor.

Asya tarafına geçtiğimizde yine bu İspanyolların 8 reales gümüş sikkeleri karşımıza çıkıyor.

İspanyol İmparatorluğu’nun kontrolü altındaki Meksika, Peru ve özellikle Bolivya’daki Potosí gibi bölgelerde, o dönemlerde devasa miktarlarda gümüş çıkarılıyor ve bunlar Meksika’da sikke olarak darp ediliyorlardı. Bu madenlerden basılan “8 reales” sikkeleri, kısa sürede dünya piyasalarına akıyor ve 1565-1815 yılları arasında Manila ile Acapulco arasında işleyen Manila Kalyon Ticaret Hattı (Manila Galleon Trade), bu gümüşün rotasını belirleyen en önemli küresel ağ oluyordu.

İspanyollar, Amerika’dan gelen bu gümüşü Asya’nın değerli mallarıyla takas ediyor, bu sayede İspanyol 8’likleri Asya pazarında büyük bir hakimiyet kuruyordu. Bölge halkı bu yabancı paraları fiziksel şekillerinden dolayı “gümüş yuvarlaklar” olarak adlandırmaya başladı. Çincede yuvarlak nesneleri ifade eden ‘yuan’ kelimesinin bugün Çin’in resmi para birimi olmasının ardındaki temel sebep budur. Aynı şekilde, Japonların yen ve Korelilerin won para birimleri de köken olarak aynı ‘yuvarlak nesne’ anlamına dayanmaktadır.

Anlaşıldığı üzere zamanında para denilen şey o sikkenin altın ya da gümüş olarak kendi değeriydi. Yani nominal değer ile paranın metal değeri birbiri ile örtüşüyordu. Devlet bir paranın üzerine “1 libre” yazdığında (nominal değer) aslında “Ben bu paranın içinde tam 1 libre gümüş olduğunu garanti ediyorum” diyordu. Bu sebeple bir çok para biriminin etimolojisi ağırlık kavramına dayanır.

Günümüzde para ne kadar soyut bir rakam olarak görülse de, tarih boyunca bir ödeme yapmak aslında elinizdeki gümüşü ya da altını masaya koyup tartmak demekti. Bu yüzden bugün isimlerini kanıksadığımız pek çok para birimi, özünde birer ağırlık ölçüsüdür. İngilizlerin poundu Latince ‘ağırlık’ anlamına gelen “pondo”dan; İtalyanların eski lireti, Türk lirası ve Fransızların eski livresi 327 gramlık bir ağırlığı temsil eden Roma’nın “libra”sından miras kalmıştır. Hatta İspanyolca doğrudan “ağırlık” demek olan peso ve altını tartmakta kullanılan bir birimden doğan Alman markı, paranın bir zamanlar sadece devletin bir sözü değil gümüşün fiziksel kütlesi olduğunun da altını çizer. Kısacası, eskiden birine “Kaç liran var?” diye sormak, aslında “Cebinde kaç gram gümüş taşıyorsun?” demekle aynı şeydi.

Girişte Avrupa ülkeleri arasındaki seyahatlerimizde ortak para birimine geçilmiş olması büyük bir kolaylık sağlıyor demiştim. Aslında bu konfor, hayatımıza kredi kartlarıyla girmişti ancak günümüzde dijital cüzdanlar ve mobil uygulamalar sayesinde çok daha ileri bir boyuta ulaştı. Öyle ki, bu yıl Avustralya ve Yeni Zelanda’ya yaptığım üç haftalık seyahatim boyunca, işportadan aldığım bir iki ufak hediyelik eşya dışında tüm harcamalarımı sadece akıllı saatimdeki bir uygulama üzerinden gerçekleştirdim. Eskiden Batı’daki mağaza camlarında hangi kredi kartlarının geçtiğini gösteren etiketler asılıyken, şimdilerde birçok dükkânın kapısında doğrudan ‘Nakit kabul edilmez’ ibaresi yer alıyor.

Nakit paranın silinişi sadece Batı ile de sınırlı değil. Örneğin Çin’de nakit para neredeyse tamamen kaybolmuş durumda ve tüm alışverişler Alipay üzerinden yürüyor. Hatta bu konuda yaşadığım oldukça ilginç bir olayı paylaşayım: Şian kentindeki Müslüman mahallesinde, Çin mimarisiyle inşa edilmiş tarihi bir camiyi ziyarete gidiyordum. Caminin önünde bekleyen bir dilenci, sabit bir sadaka miktarı için karekod oluşturup bunu bir kartona bastırmıştı.

Sadaka vermek isteyenler, telefonlarındaki Alipay uygulamasıyla bu karekodu okutup ödemeyi temassız bir şekilde yapıyordu. Kâğıt parayı tarihte ilk kullanan milletin, bugün parayı fiziksel olarak ortadan kaldırıp sadakayı bile dijitalleştiren bir sisteme geçmiş olması, bana oldukça düşündürücü ve ironik bir gelişme geldi.

Yazıyı “Sapiens” kitabından alıntılarla toparlayayım. Harrari diyor ki:

“İnsanlık geliştikçe, güvenmek için metalin fiziksel ağırlığına duyduğu ihtiyaç azaldı ve yerini tamamen kolektif bir hikâyeye bıraktı. Para, maddi bir gerçeklik değildir; o tamamen bir psikolojik yapıdır. İnsanlar neden verimli bir pirinç tarlasını, bir avuç işe yaramaz deniz kabuğuyla değiş tokuş etmeye razı olsun ki? Çünkü insanlar, kolektif hayal güçlerinin yarattığı bu soyut fikirlere güven duydukları zaman böyle şeyleri kabul ederler.”

Özetle, güven tüm para birimlerinin basıldığı en temel ham maddedir.

***

Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:

X

Bluesky

Facebook

Instagram

Bu yazıyı paylaşın
Facebook Email Bağlantıyı Kopyala Print
YazanEmre Dilek
Takip et:
1968 yılında Ankara’da doğdu, İstanbul’da büyüdü ve İsveç’te olgunlaştı. Turizm yöneticiliği ve uluslararası ilişkiler konusunda lisans ve yüksek lisans yaptı. Şimdilerde klasik filolojiye merak sardı, bu sebeple üniversiteye tekrar başladı. Genel kültür ve tarih ve dile merakı var. Bu konuda bildiklerini ve öğrendiklerini gerek sözlü gerekse de yazılı olarak paylaşmaktan mutlu oluyor...
Önceki Makale Mehmet Şüküroğlu çiziyor
Sonraki Makale Hindiçini’de Osmanlı trajedisi

Medya Günlüğü
bağımsız medya eleştiri ve fikir sitesi!

Medya Günlüğü, Türkiye'nin gündemini dakika dakika izleyen bir haber sitesinden çok medya eleştirisine ve fikir yazılarına öncelik veren bir sitedir.
Medya Günlüğü, bağımsızlığını göstermek amacıyla reklam almama kararını kuruluşundan bu yana ödünsüz uyguluyor.
FacebookBeğen
XTakip et
InstagramTakip et
BlueskyTakip et

Bunları da beğenebilirsiniz...

*Köşe Yazıları

Pikalevo ‘fırçası’nın perde arkası

Cenk Başlamış
2 Mayıs 2026
Köşe YazılarıManşet

Geçmiş olsun demek ya da dememek

Dr. Nevin Sütlaş
2 Mayıs 2026
ManşetSerbest Kürsü

İçimizde ne oluyor?

Tijen Zeybek
2 Mayıs 2026
ManşetSerbest Kürsü

Hindiçini’de Osmanlı trajedisi

Alper Eliçin
2 Mayıs 2026
Medya Günlüğü
Facebook X-twitter Instagram Cloud

Hakkımızda

Medya Günlüğü: Medya eleştirisine odaklanan, özel habere ve söyleşilere önem veren, medyanın ve gazetecilerin sorunlarını ve geleceğini tartışmak isteyenlere kapısı açık, kâr amacı taşımayan bir site.

Kategoriler
  • MG Özel
  • Günlük
  • Köşe Yazıları
  • Serbest Kürsü
  • Beyaz Önlük
Gerekli Linkler
  • İletişim
  • Hakkımızda
  • Telif Hakkı
  • Gizlilik Sözleşmesi

© 2025 Medya Günlüğü.
Her Hakkı Saklıdır.
Webmaster : Turan Mustak

Welcome Back!

Sign in to your account

Username or Email Address
Password

Lost your password?