Netanyahu-Trump krizinin merkezinde ne kişisel bir husumet ne de ideolojik bir ayrılık yatıyor; ortada somut stratejik tercih farkları var.
Trump yönetimi, İran’la diplomatik bir anlaşma ve Lübnan cephesinde hızlı bir ateşkes sağlayarak kangren olmuş bu soruna kalıcı bir çözüm arayışında. Bunun temel nedeni elbette Trump’ın bölgeye yönelik yüksek idealleri değil, doğrudan iç siyaset matematiği. Benzin fiyatları, savaş yorgunluğu, artan mali harcamalar ve seçim takvimi hesaba katıldığında Orta Doğu, Trump için kazanılması gereken yeni bir cephe olmaktan çıkıp bir an evvel kapatılması gereken siyasi ve iktisadi bir maliyet kalemine dönüştü.
Netanyahu ise bunun tam tersi bir mantıkla hareket ediyor. Onun cephesinde İran’a yönelik askeri harekâtın sürdürülmesi ve Lübnan meselesinin “yapılacak işler” listesinden çıkarılması, İsrail’in güvenliği açısından olmazsa olmaz şartlar arasında. Tüm bunlar aynı zamanda Netanyahu’nun siyasi bekasının da ayrılmaz bir parçası. İşin can alıcı noktası da burada düğümleniyor: Trump savaşı bir maliyet olarak görürken, Netanyahu siyasi varlık nedeni olarak değerlendiriyor. ABD’nin İran ve Lübnan dosyalarını birbirine bağlama çabası, İsrail’in en çok direndiği ve itiraz ettiği hamle. Çünkü bu bağlantı, Netanyahu’nun elindeki askeri inisiyatifi Washington’un diplomatik hızına ve takvimine tabi kılıyor.
“Büyük ortak”-“küçük ortak”
Trump’ın “İsrail bensiz var olmazdı” veya “Biz büyük ortağız, o çok küçük ortak” türü ifadeleri sadece bir üslup meselesi değil, aslında ilişkinin hiyerarşik olarak yeniden tanımlanma çabasıdır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken mesele, bu sözlerin bir gerçekliğe işaret etmesinden ziyade, Netanyahu’nun on yıldır ilmek ilmek işlediği “Washington’daki en etkili yabancı lider” imajını doğrudan hedef almasıdır. Netanyahu’nun tüm sermayesini Trump’a yatırmış olması ve bunu yaparken Demokratlarla köprüleri atması, kendisini bugün savunmasız bırakan asıl zafiyettir. Netanyahu’nun “en büyük korkusunun Trump’ın bir gün desteğini çekmesi” olarak tarif edilmesi, işte bu yapısal bağımlılığın açık bir itirafıdır. Acaba Washington’daki diğer güç odakları; Cumhuriyetçiler ve dahi Yahudi lobisi, Netanyahu’nun siyasi geleceği hakkında çoktan bir karar verdi mi?
Türkiye: Krizin ihmal edilen ekseni
Türkiye açısından buradaki en dikkat çekici detay, Netanyahu’nun bizzat Trump’tan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı “frenlemesini” ve bilhassa da Türkiye’ye F-35 ile Kaan motoru satışını engellemesini istemesidir. Bu gelişme, İsrail’in bölgesel denklemdeki asıl endişe kaynağının nereye evrildiğini göstermesi açısından kritik. Netanyahu, Washington’la kriz yaşadığı böylesi gergin bir ortamda bile enerjisinin bir kısmını Türkiye’ye harcıyorsa, bu durum İsrail’in orta vadeli tehdit algısında Ankara’nın ağırlığının giderek arttığını kanıtlar. Elbette bu tablo, S-400 sistemlerinin tek bir füze dahi ateşlenmeden uluslararası arenada nasıl bir kriz yaratma kabiliyetine sahip olduğunu da gözler önüne seriyor. S-400’ler, bir savunma sistemi olmaktan çok “kriz tetikleyici” silahlar olarak tarihteki yerlerini şimdiden aldı.
Trump’ın Türkiye’yi hedef alan bu taleplere net biçimde olumlu yanıt vermemesi ve İsrail’e “Suriye ile Lübnan’dan çekilin, zira orada sizi istemiyorlar” mesajı vermesi, ABD’nin bölgesel öncelikleriyle İsrail’in beklentilerinin örtüşmediğinin somut kanıtıdır. Ne var ki, bu ayrışmanın konjonktürel bir durum olduğunu ve Washington-Tel Aviv hattındaki stratejik ilişkinin temel niteliğinin değişmeyeceğini de not etmek gerek.
Aynı olay üç ayrı gerçeklik
Mevcut Netanyahu-Trump gerginliği, üç farklı diplomasi merkezinde üç farklı “gerçeğe” bürünmüş durumda.
Rus devlet medyası ve uzantıları meseleyi “Netanyahu, Trump’ı manipüle ediyor, ABD mağdur oluyor” çerçevesine oturtarak haberleri doğrudan İran’ın resmi söylemiyle örtüştürüyor. Buradaki amacın doğru habercilik yapmaktan ziyade “Batı blokunda büyük bir çatlak var” tezini beslemek olduğunu çok iyi biliyoruz. Zira Amerikan-İsrail ittifakında yaşanan her pürüz, Rusya’nın stratejik hanesine yazılan bir kazançtır.
Batı medyası (Axios, WSJ, Reuters) ise olaya daha dengeli yaklaşıp durumu sızıntı temelli bir politik kriz haberi olarak okuyor. Taraf tutmaktan çok, her iki liderin verdikleri tavizlere ve arka plandaki beklentilerine odaklanıyor. İsrail medyasına baktığımızda ise meselenin ağırlıklı biçimde iç siyaset dengeleri ve ufuktaki seçimler merceğinden okunduğunu görüyoruz.
Hatırlanacağı üzere bu gerginliğin en somut “kanıtları” Trump’ın o küfürlü telefon çıkışlarına dayanıyordu ve bu da büyük ölçüde tek bir medya organından (Axios) servis edilmişti. El Cezire’nin da haklı olarak işaret ettiği gibi Beyaz Saray’ın Netanyahu’ya doğrudan kamuoyu üzerinden mesaj vermek için bu tarz “stratejik sızıntılar” kullanma ihtimali göz ardı edilmemeli. Dolayısıyla bu ifadelerin içeriğindeki gerçeklik payı bir yana, bunları doğrudan hedefe yönlendirilmiş bir siyasi sinyal olarak okumak en sağlıklısı olacaktır.
Hiyerarşinin yeniden tanımı
Ben ortada yıkıcı bir “kopuş” yaşandığına ya da ilişkileri kalıcı bir krize sürükleyecek bir süreç olduğunu düşünmüyorum. İttifakın doğası geçici süreliğine şekil değiştiriyor. Washington ile Tel Aviv ilişkisi artık karşılıklı bir uyumdan ziyade, tarafların birbirine katlanmak durumunda kaldığı bir “zorunlu ortaklık” zeminine kayıyor. Trump yeni dönemde kendi hiyerarşik üstünlüğünü tescillerken, Netanyahu da iç siyasetteki o uzlaşmaz tavrını koruyup dışarıda kaybettiği inisiyatifi içeride telafi etmeye çabalıyor.
Ama şurası çok net: Netanyahu’nun Washington’daki manevra alanı artık iyice daralmış, elindeki “Trump kartı” ise bir güç gösterisi şovu olmaktan çıkıp kırılganlık ve bağımlılık işaretine dönüşmüştür. Emekli büyükelçi bir değerli dostumun da kulakları çınlasın, onun da ifade ettiği gibi, “Muhtemelen Washington’daki hemen herkes şu an Netanyahu’yu gözden çıkarıyor.”
Yaşanan tablonun kısa vadeli asıl kazananları, tarafların birbirini yıpratıp yormasından faydalanan ve hiçbir bedel ödemeden “Batı blokunda çatlak var” rüzgarını arkasına alan aktörlerdir. Bizim cepheden bakıldığında ise asıl mesele, bu krizin gölgesinde dönen pazarlıkları (özellikle F-35 ve Kaan konusu) dikkatle izlemek ve İsrail’in giderek bize doğru dönen tehdit radarını çok iyi okumaktır.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
