Yeni nesil hukuk sözlüğü-Barış Pehlivan (Cumhuriyet)
“Tutuklama:
Kaçmayıp yurtdışından kendi gelse de veya karartabileceği bir delil bulunmasa da hatta hapiste yatarı olmayan bir suçla itham edilse de şüphelinin kimliğine göre kullanılabilen bir yöntem. Can sıkanlar için mutlak surette uygulanan infaz peşinatı.
Tahliye:
Önden ödenen cezanın vadesi dolmuşsa kullanılabilen, yanlış hesaplanmış ise cezaevi kapısındaki jandarmanın “Bir dakika, gitmiyorsun” deme anıyla biten ve nadir zamanlarda görülen olağanüstü bir olay. İçeride “ıslah” olmayan politik tutukluların kısa süreli havalandırma molası.
Masumiyet karinesi:
İktidara eleştirel tutumda olanların gözaltına alındığı an hükümsüz kalan, iddianame yazılana kadar kolluk kamerasında, yazıldıktan sonra adliye koridorunda “aksini kanıtla da görelim” mantığıyla işletilen bir nostalji. Dosya kapağı açılmamış her vatandaşın sahip olduğu geçici piyango, henüz soruşturma geçirmemiş olmasının yarattığı bir zamanlama hatası.
Suçta ve cezada şahsilik ilkesi:
Özellikle siyasi operasyonlarda kullanılan, yeni nesil genetik ve sosyal ceza hukukuna aykırılık. Failin kimliğine göre suç aranırken kadük hale gelen kural, toplu ve pratik cezalandırma yönteminin karşıtı.
Düşünce ve ifade hürriyeti:
Düşünmekte ve bunu söylemekte tam özgürlük hali. Ancak söylenilen şeyin kimi ilgilendirdiğine göre fiziki özgürlüğünün sınırlarını tecrübe etme hakkı. Beyin ve bedenin savaşının, Ceza Muhakemesi Kanunu ile garantisi.
Adil yargılanma:
Tayin listesiyle sınanan, kâtibin klavye sesinin fonda olduğu, hedef sürede gerçekleşmesi için kararı önceden yazılan duruşmaların tercih edildiği, pratikte örneklerine az rastlanan bir adliye prosedürü.
Kanun önünde eşitlik:
Demode görülen eski nesil geometrik hukuk kavramı. Pratikte, bazı kişilerin ve dosyaların “daha eşit” sayılması hali. Ceza kanununun muhalifler için uygulanma, yandaşlar için ise uygulanmaması konusunda hakkaniyetçilik.”
Ömür boyu değil 2030 yılına kadar-Can Ataklı (Nefes)
“Siyaset kulislerine bir anda “Erdoğan’a ömür boyu cumhurbaşkanlığı” senaryosu düştü.
Söylentiye göre Millet İttifakı listelerinden seçilen ama sonra AKP’ye geçen anayasa profesörü Serap Yazıcı Özbudun, Erdoğan’a şunu söylemişti;
“Başından beri ben parlamenter sistemi savunageldim, bugün de aynı noktadayım. Bir yolunu bulsak da tekrar parlamenter sisteme dönebilsek. Anayasaya geçici bir madde koysak ve siz kaydı hayat şartıyla cumhurbaşkanı kalsanız.”
Özbudun bunu daha sonra bir fıkra ile yalanladı (fıkra bir sonraki yazıda) ama bana göre önemli olan “parlamenter sisteme dönüşün” gündeme gelmesi.
Yaklaşık iki yıldır ısrarla şunu savunuyorum:
“Erdoğan parlamenter sisteme geçmek zorunda. Çünkü hiçbir durumda cumhurbaşkanı seçilecek yüzde 50+1’i bulamıyor. Ayrıca kendi yetkileri ile donatılacak bir başka adayı da bulamıyor, bulamadığı gibi zaten bu göreve kendisinden başkasının gelmesini de asla istemez.”
Serap Yazıcı Özbudun her ne kadar öneriyi yalanlasa da AKP’ye geçtiği gün bile “Eşimin de vasiyeti, bütün gücümle parlamenter sisteme dönülmesi için çalışacağım, zaten AKP’ye de bunun için geçtim” demişti.
Açıkçası parlamenter sisteme dönüş zorunlu, sadece bunun ne zaman olacağı bilinmiyor.
Buradaki en büyük sorun Erdoğan’ın durumu.
Parlamenter sisteme geçilse de Erdoğan’ın pozisyonu ne olacak? Anayasal olarak 2028’den sonra bu makamda oturması mümkün değil.
İşte Özbudun’a atfedilen “ömür boyu cumhurbaşkanı” önerisi bana göre sürenin uzatılması demek.
Çünkü parlamenter sisteme geçilmesi halinde cumhurbaşkanlığı da eski sisteme dönecek.
Eski sistemde cumhurbaşkanları bir kereliğine ve 7 yıl süre ile seçiliyor.
O halde “ömür boyu” olmasa da yapılacak anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı süresi yeniden 7 yıl olacağına göre Erdoğan’ın görev süresi de geçici madde ile 7 yıla çıkarılabilir, yani Erdoğan’ın görev süresi iki yıl daha uzatılarak 2030’da sona erer.”
Son parti de kapandı-Yaşar Aydın (BirGün)
“Özgür Özel dün CHP ile yollarını ayırdığını deklare etti. Ardından istifalar başladı. Özel’in bu hamlesi iki sonuç üretti: Birincisi, CHP artık muhalefet saflarında değil. İkincisi ve daha da önemlisi, CHP’nin fiilen kapanmasıyla bildik anlamda parti modelinin sonu ilan edilmiş oldu.
Türkiye’de çeşitli partilere üye 17 milyon 500 bin civarında seçmen var. Toplamda 58 milyon kayıtlı seçmen var; bu seçmenlerin 4 milyonu kamu çalışanı ve siyasi partiye üye olamıyor. Geriye kalan 54 milyonun 17 milyonu bir partiye üye. Yani her 3 seçmenden birinin parti üyeliği var. Türkiye’ye yakın bir nüfusa sahip Almanya’da bu sayı 2 milyon, İngiltere’de ise 1 milyon civarında. Bu tabloya bakıldığında Türkiye’de partilerin çok güçlü olduğu ve başka türlü bir siyasetin mümkün olamayacağı sonucu çıkarılabilir. Ama sokak aynı fikirde değil.
Tayyip Erdoğan’ın başkanı olduğu AKP’nin kâğıt üzerinde 11 milyon üyesi var. Bunların bir bölümünün haber verilmeden üye yapıldığını varsaysak bile 10 milyon üyesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu sayının ne kadarı kendini parti politikalarında söz sahibi hissediyor? Bırakın düz üyeyi, kaç MKYK üyesi ülkede ne olup bittiğinden haberdar? AKP, Saray’a sıkışmış birkaç klik etrafında şekillenen bir yapıya dönüşmüş durumda. İl, ilçe başkanlarına bile Saray’dan atama yapılıyor.
Yaklaşık yarım milyon üyesi olan MHP’de durum farklı değil. Son üç ay içerisinde 22 il örgütü tek bir kalemde görevden alındı. Görevden alınmaların devam edeceği söyleniyor. Bahçeli ve birkaç yakın çalışma arkadaşı tüm partiyi yönetiyor.
Son olarak 1 milyon 800 bin üyesi olan CHP’de de benzer bir durum yaşandı. Yargı CHP’yi kimin yöneteceğine karar verdi. Kemal Kılıçdaroğlu kayyum olarak partinin başına geçmekten rahatsız olmadığı gibi delegenin, il örgütlerinin, hatta üyelerinin eğiliminin bir önemi olmadığını sürecin her aşamasında ifade etti.
1980 darbesinden bu yana siyaset mekanizması adım adım dar bir elitin elinde kalacak şekilde organize edildi. İktidarından Meclis muhalefetine kadar tüm partiler buna göre şekillendi. Partilerde halk yok, yöneticiler var. Partiler; ülkenin kaderine dair söz söylemeyen, eyleme geçmeyen, adı var kendi yok örgütlere dönüştürüldü. Bu durumun doğal sonucu olarak partilerden umudunu kesen halk yeni arayışlara yöneldi. İşte egemen siyasetin hesap etmediği durum da bu oldu.”
Sanayici üretiyor, bankalar kazanıyor-Şevket Sayılgan (Dünya)
“İSO İkinci 500’de büyüme var gibi görünüyor; ancak reel üretim yerinde sayıyor, borç yükseliyor, kâr faiz ve kur giderlerine teslim oluyor
Türkiye sanayisinin orta ölçekli omurgasını oluşturan İSO İkinci 500 şirketlerinin 2025 sonuçları, ekonomideki en kritik çelişkilerden birini ortaya koydu: Fabrikalar çalışıyor, üretim devam ediyor, satışlar artıyor; ancak sanayicinin kasasında yeterli para kalmıyor.
Üretimden satışlar nominal olarak yüzde 25,7 artarak 1,75 trilyon liraya ulaştı. Kâğıt üzerinde bakıldığında güçlü bir büyüme görüntüsü var. Fakat Yİ-ÜFE etkisi çıkarıldığında reel büyüme yalnızca yüzde 0,2’de kalıyor.
Yani sanayi büyümedi; yalnızca sattığı ürünlerin fiyatı yükseldi.
Bu tablo, üç yıllık reel daralmanın sona ermesi açısından sınırlı bir iyileşmeye işaret etse de güçlü bir toparlanmadan söz etmek mümkün değil. Şirketler büyümekten çok ayakta kalmaya çalışıyor.
Nominal ciro artışı, şirketlerin performansını değerlendirirken artık tek başına anlamlı bir ölçü değil. Çünkü yüksek enflasyon ortamında satışların TL bazında artması, daha fazla ürün satıldığı veya daha yüksek katma değer yaratıldığı anlamına gelmiyor.
Reel satış büyümesinin binde 2’de kalması;
-üretim hacminin artmadığını,
-yeni pazar kazanımının sınırlı olduğunu,
-kapasite kullanımının belirgin biçimde yükselmediğini,
-sabit maliyetlerin daha geniş bir satış hacmine yayılamadığını gösteriyor.
Sanayi şirketleri açısından asıl risk, iç ve dış talepte yeni bir zayıflama yaşanması halinde bu yatay görünümün hızla reel küçülmeye dönüşebilmesidir.
İSO İkinci 500’ün en çarpıcı göstergesi finansman giderleridir.
Şirketlerin faaliyet kârı yaklaşık 160 milyar liraya yükselirken finansman giderleri 138 milyar liraya ulaştı. Böylece sanayici, üretimden kazandığı her 100 liranın yaklaşık 87 lirasını faiz ve diğer finansman maliyetlerine aktarmak zorunda kaldı.
Bu, yalnızca yüksek faiz sorunu değildir. Aynı zamanda yanlış borçlanma, zayıf nakit yönetimi, kısa vadeli kredi bağımlılığı ve işletme sermayesi verimsizliği sorunudur.
Faaliyet kâr marjı yüzde 7,7 seviyesinde kalırken vergi öncesi kâr marjının yüzde 2,2’ye kadar gerilemesi, sanayicinin operasyonel kazancının bilanço altında eridiğini gösteriyor.
On yıllık ortalama vergi öncesi kâr marjının yüzde 6,6 olduğu düşünülürse, şirketlerin kazanç kapasitesi tarihsel ortalamasının yaklaşık üçte birine inmiş durumda.”
Elektrikli otomobil artık zengin ülkelerin oyuncağı değil-Emre Alkin (ekonomim.com)
“Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) son paylaşımı, elektrikli otomobil meselesinde çok önemli bir eşiğin geçildiğini gösteriyor. Artık elektrikli araçlar sadece Norveç, Çin, Almanya ya da ABD gibi büyük ve zengin pazarların konusu değil. Kolombiya, Brezilya, Meksika, Şili, Türkiye, Hindistan, Vietnam, Tayland ve hatta Sırbistan gibi ülkeler de bu dönüşümün içine giriyor.
Paylaşımda en çarpıcı ülke Kolombiya olmuş. Beş yıl önce neredeyse sıfır seviyesinde olan elektrikli otomobil satış payı, 2025’e gelindiğinde yüzde 10’a ulaşıyor. Yani Kolombiya, ABD’yi yakalıyor. Brezilya yüzde 9’a, Meksika yüzde 7’ye, Şili yüzde 4’e geliyor. ABD ise yüzde 10 civarında yataylaşmış gibi görünüyor.
Bu tablo bize basit ama çok önemli bir şey söylüyor: Elektrikli otomobil devrimi artık sadece kişi başına geliri yüksek ülkelerin hikâyesi değil. Teknoloji ucuzladıkça, batarya maliyetleri düştükçe, Çinli ve başka Asyalı üreticiler yeni pazarlara girdikçe ve petrol fiyatları oynak kaldıkça gelişen ülkelerde de elektrikli araç talebi hızlanıyor.
Bir dönem elektrikli otomobil için “lüks tüketim ürünü” deniyordu. Kısmen doğruydu. İlk modeller pahalıydı, şarj altyapısı zayıftı, menzil endişesi yüksekti. Ama bugün tablo değişiyor. Elektrikli otomobil artık sadece çevre duyarlılığıyla alınan bir araç değil. Birçok ülkede toplam sahip olma maliyeti açısından da daha anlamlı hale geliyor. Yakıt maliyeti düşük, bakım maliyeti daha sınırlı, şehir içi kullanımda avantajlı.
Bloomberg’ün değerlendirmeleri de aynı yöne işaret ediyor. Elektrikli araçta büyüme sadece Çin’den gelmiyor. Türkiye, Vietnam, Tayland, Singapur, Hindistan, Meksika, Brezilya ve Güneydoğu Asya ülkeleri artık yeni dalganın merkezinde. Hatta bazı gelişen pazarlarda elektrikli araçların yeni otomobil satışlarındaki payı ABD’nin üzerine çıkmış durumda. Bu artık istisna değil, yeni eğilim.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
