Tren ağır ağır ilerlerken cam kenarında oturuyorum. Dışarıda karanlık, ışıkların içinde kaybolmuş şehirler ve istasyonlar geride kalıyor.
Birkaç saat sonra bir toplantı salonunda olacağım; insanların hedeflerden, projelerden, rakamlardan, gelecek planlarından bahsettiği bir masanın etrafında. Ama şu an orada değilim. Rayların ritmi beni bir yere değil, içimin derinliklerine taşıyor. Sanki gideceğim yer dışarıda değil de içimde bir yerlerde.
Gökyüzünde yarım bir ay asılı. Tamamlanmamış bir cümle gibi. Eksik ama yine de var. Ona bakınca insanın kendi eksikliğini hatırlıyorum. İnsan da tamamlanmış bir varlık değil; büyüdükçe eksilen, eksildikçe büyüdüğünü sanan bir varlık. Çocukken “bir gün her şey olacak” deriz, büyüyünce “olduğunda geç olacak” gerçeğiyle tanışırız. Ve bir noktada fark ederiz: aslında hiçbir şey tam olarak “tam” olmuyor.
Pencerenin ardından geçen ağaçlar, yollar, ışıklar birbirine karışıyor. Her şey hareket halinde ama hiçbir şey gerçekten yer değiştirmiyor gibi. Sanki bütün dünya bir yere yetişmeye çalışıyor ama kimse nereye olduğunu bilmiyor. İşte o an içimde aynı soru beliriyor: Nereye?
Sabah evlerinden çıkan milyonlarca insan… Nereye gidiyorlar? Otobüsler, metrolar, trenler doluyor her gün aynı telaşla. Daha fazla kazanmak için mi? Daha güvende hissetmek için mi? Yoksa sadece “bir şeyler yapıyor olmak” için mi? Çünkü yüzlere baktığında cevap netleşiyor: Yorgunluk.
Modern insanın en büyük çelişkisi burada başlıyor. Sürekli ilerliyor ama hiçbir yere varamıyor. Daha hızlı koşuyor ama içindeki boşluk daha da büyüyor. Psikoloji buna “hedonik adaptasyon” der; insan, ulaştığı her şeye kısa sürede alışır. Dün hayal olan bugün sıradan olur, bugün sıradan olan yarın yetmez hale gelir. Böylece hayat, hiç bitmeyen bir eksiklik döngüsüne dönüşür.
Tren rayların üzerinde titreşerek devam ediyor. Bir an denizi düşünüyorum. Dalgalar… Binlerce yıldır aynı kıyıya vuruyor. Her geliş bir kırılma, her geri çekiliş bir sessizlik. Ama sonra yeniden geliyorlar. İnsan da biraz öyle değil mi? Aynı duygular, aynı hayal kırıklıkları, farklı zamanlarda yeniden karşımıza çıkıyor. Değiştiğimizi sanıyoruz ama çoğu zaman sadece sahne değişiyor.
Camdaki yansımama bakıyorum. Bir an için ismim, mesleğim, yetişmem gereken toplantı, yetişemediğim hayat… hepsi anlamını kaybediyor. Orada sadece yorgun bir yüz kalıyor. Kendine bile yabancı. Belki de en büyük yalnızlık, kimsenin seni görmemesi değil; senin kendini artık tam olarak tanıyamaman. Bir arkadaşım bana beni anlatan bir şarkı gönderdi.
“Kimse bilmedi içimde ne koptu.”
Bu cümle aslında sadece bir şarkı sözü değil, çağın içsel haritası gibi. Çünkü insanlar artık kırılmalarını göstermiyor, saklıyor. Dışarıda “dimdik” duran insan, içeride bazen en dağılmış halidir. Psikoloji bunu “duygusal bastırma” olarak tanımlar; ama insanın yaşadığı şey sadece bastırma değil, aynı zamanda taşımadır. Görünmeyen bir yükü her gün yeniden taşımak.
“Beni dimdik gördüler.”
Toplumun en sevdiği görüntü budur. Ayakta duran insan. Ama ayakta olmak her zaman güçlü olmak değildir. Bazen sadece düşmemek için verilen sessiz bir mücadeledir. İnsan, içindeki kırılmayı göstermemeyi öğrendikçe “güçlü” sanılır. Oysa güç, çoğu zaman iyi saklanmış bir yorgunluktur.
“Beni böyle hayat yaptı.”
Felsefi olarak bu cümle kader ile irade arasındaki eski tartışmayı açar. İnsan hem yaşadıklarının sonucudur hem de onlara verdiği anlamın. Ama psikolojik gerçek daha keskindir: Hiç kimse geçmişinden tamamen bağımsız değildir. Her kırılma, her kayıp, her sessiz gece insanın içinde görünmeyen bir iz bırakır.
“Kader yazdı, ben okudum.”
Bu cümlede tuhaf bir teslimiyet vardır. İnsan bazen hayatı yazan değil, sadece okuyan olduğunu hisseder. Kontrol duygusu kaybolduğunda, insan kendi hayatını bile uzaktan izler gibi yaşar. Bu da varoluşun en sessiz çatışmalarından biridir: Yaşamak mı, izlemek mi?
“Rolümü ezberledim.”
İnsan zamanla kendisi olmaktan çok, kendisinden beklenen kişiye dönüşür. İşte modern dünyanın en görünmez hapishanesi budur. Roller: güçlü insan, sorumlu birey, başarılı çalışan, iyi evlat… Bir süre sonra bu roller kimlik olur. Ve insan artık kim olduğunu değil, nasıl görünmesi gerektiğini yaşamaya başlar.
“Adımlarım ağır.”
Bu ağırlık bedende değil, zihindedir. Geçmişin yükü, söylenmemiş sözler, ertelenmiş hayatlar… Hepsi adımın içine karışır. İnsan ilerlediğini sanırken aslında sadece yorgunluğunu taşıyarak ilerler.
“Kendime yetemedim.”
Belki de en dürüst cümle budur. İnsanın en zor ilişkisi başkalarıyla değil, kendisiyle olandır. Kendi iç sesine yetişememek, kendi beklentilerini karşılayamamak, kendi yorgunluğunu taşıyamamak… Bu, tükenmişliğin en sessiz halidir.
Tren bir tünele giriyor. Cam kararıyor. Kendi yüzüm daha net görünüyor şimdi. Ve o anda fark ediyorum: İnsan bazen dışarıyı değil, kendini izler. Ve gördüğü şey her zaman rahatlatıcı değildir.
Raylar hâlâ ilerliyor.
Ben hâlâ gidiyorum.
Ama içimde tek bir soru büyüyor, diğer her şeyin üstünü örterek:
Nereye bu gidiş?
Zamana mı, yaşlanmaya mı, unutulmaya mı?..
Yoksa en çok kaçtığımız yere, kendimize mi?
Cevap yok. Ama belki de mesele cevap bulmak değil.
Belki de mesele, bu soruyla yaşamaya devam edebilmek. En uzak yolculuk, insanın kendine doğru olandan kaçtığı yolculuktur. İnsan, en çok kaçtığı sorunun içinde kendini buluyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
