Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un, 9 Eylül 1976’da 82 yaşında ölmesinin üzerinden tam yarım yüzyıl geçti.
Geride kalan uzun süreye rağmen adı hâlâ Çin’in her yerinde görülüyor, portreleri Tiananmen Meydanı’nda ve ülkenin resmi tarih anlatısında yerini koruyor.
Üstelik Mao yalnızca Çin tarihinin değil, 20. yüzyıl dünya tarihinin de en önemli ve en tartışmalı siyasi figürlerinden biri.
Peki Mao neden bu kadar önemli?
Bunu anlamak için önce 20. yüzyılın ilk yarısındaki Çin’e bakmak gerekiyor.
Çin, uzun savaşlar, iç çatışmalar, yabancı güçlerin müdahaleleri ve ekonomik sıkıntılarla boğuşuyordu. Komünistler ile milliyetçi Kuomintang arasındaki mücadele sonunda Mao’nun liderliğindeki Çin Komünist Partisi üstün geldi.
1 Ekim 1949’da Mao, Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etti.
Bu, yalnızca Çin’de iktidarın el değiştirmesi değildi. Dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri komünist bir devlet haline gelmişti. Çin Komünist Partisi’nin resmi tarih anlatısında 1949, ülkenin bağımsızlığı ve siyasal dönüşümü açısından bir dönüm noktası olarak kabul ediliyor.
Böylece modern Çin’in siyasi mimarisinin temelini atan Mao’nun bir başka özelliği, Marksizm-Leninizm’i Çin’in koşullarına uyarlamaya çalışmasıydı.
Lenin’in devrim anlayışında sanayi işçileri önemli bir yere sahipti. Mao ise Çin gibi nüfusunun büyük bölümü köylülerden oluşan bir ülkede devrimin temel gücünün köylüler olabileceğini savundu.
Bu yaklaşım daha sonra “Maoizm” olarak anıldı.
Mao’nun düşünceleri yalnızca Çin’de kalmadı. Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki çeşitli devrimci hareketleri etkiledi. Dolayısıyla, yalnızca Çin Komünist Partisi’nin lideri değil, dünyanın farklı bölgelerinde siyasi hareketlere ilham veren bir ideolog haline geldi.
Mao döneminde Çin kısa sürede büyük bir toplumsal dönüşüm geçirdi. Toprak sahipliği sistemi değiştirildi, tarım kolektifleştirildi, devlet kontrolündeki sanayileşme hızlandırıldı ve merkezi planlama ekonominin temel mekanizması haline geldi.
Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, okuryazarlığın artırılması ve kadınların toplumsal konumunun değiştirilmesi gibi alanlarda da önemli dönüşümler yaşandı.
Çin’in bugünkü ekonomik ve siyasi gücünün doğrudan Mao dönemindeki politikaların sonucu olduğunu söylemek doğru olmaz belki ama o zamanlar kurulan güçlü merkezi devlet ve Komünist Parti’nin toplum üzerindeki örgütlenme kapasitesi, sonraki Çin’in temelini oluşturdu.
Büyük bir felaket
Mao’nun mirasında sadece başarılar yok.
1958’de başlatılan “Büyük İleri Atılım”, Çin’i çok kısa sürede sanayi ve tarımda büyük bir güç haline getirmeyi amaçlıyordu.
Köylerde komünler oluşturuldu, tarımsal üretim yeniden örgütlendi ve sanayi üretimini artırmak için çok iddialı hedefler belirlendi.
Ancak gerçek üretim ile siyasi hedefler arasındaki fark giderek büyüdü. Sonuç büyük bir ekonomik ve insani felaket oldu.
Tarım üretimindeki sorunlar, kötü yönetim, gerçekçi olmayan üretim hedefleri ve devletin yanlış politikaları büyük bir kıtlığa yol açtı. Ölü sayısıyla ilgili tahminler farklılık gösterse de on milyonlarca insanın hayatını kaybettiği konusunda tarihçiler arasında geniş bir görüş birliği bulunuyor.
Bu dönem Mao’nun siyasi itibarını da ciddi biçimde sarstı.
Kültür Devrimi
Mao’nun en tartışmalı girişimi ise Kültür Devrimi oldu.
1966’da başlayan hareketin amacı, Mao’nun ifadesiyle devrimin ruhunu korumak ve toplumdaki “burjuva” ve “karşı-devrimci” unsurları temizlemekti ama kısa sürede ülke çapında siyasi ve toplumsal kaosa dönüştü.
Mao özellikle gençleri harekete geçirdi. Kızıl Muhafızlar adı verilen gençlik grupları öğretmenleri, akademisyenleri, bürokratları ve siyasi rakipleri hedef aldı. İnsanlar kamuoyu önünde aşağılandı, hapsedildi, işlerinden uzaklaştırıldı veya şiddete maruz kaldı. Üniversiteler ve eğitim sistemi ağır darbe aldı. Tarihi eserler ve kültürel miras da büyük zarar gördü.
Britanya Ulusal Arşivleri, Kültür Devrimi sırasında 500 bin ile 2 milyon arasında insanın öldüğüne ilişkin tahminler bulunduğunu belirtiyor.
Çin Komünist Partisi de daha sonra Kültür Devrimi’ni açık biçimde ağır bir hata ve ülkeye büyük zarar veren bir dönem olarak değerlendirdi.
Beklenmedik yakınlaşma
Mao’nun dünya tarihindeki öneminin bir başka nedeni de “Soğuk Savaş”taki rolü.
Komünist Çin ile Sovyetler Birliği başlangıçta yakın müttefiklerdi. Ancak 1950’lerin sonlarından itibaren iki ülke arasında ciddi bir ideolojik ve stratejik ayrılık başladı.
Çin-Sovyet ayrılığı, “Soğuk Savaş”ın iki kutuplu yapısını değiştiren önemli gelişmelerden biri oldu.
Ardından daha da şaşırtıcı bir gelişme yaşandı.
1972’de ABD Başkanı Richard Nixon Çin’i ziyaret etti ve Mao ile görüştü.
ABD ile komünist Çin arasındaki bu yakınlaşma, Sovyetler Birliği’ne karşı oluşan yeni stratejik dengede önemli rol oynadı. Böylece Mao, yalnızca Çin’in iç politikasını değil, Washington-Moskova-Pekin üçgenini de etkileyen bir lider haline geldi.
Neden hâlâ önemli?
Çünkü Mao 1976’da öldü ama kurduğu devlet sistemi yaşamaya devam ediyor.
Bugünkü Çin, Mao’nun ekonomik politikalarının önemli bölümünü terk etmiş durumda. Ancak Komünist Parti’nin siyasi hakimiyeti, güçlü merkezi devlet anlayışı ve ulusal bağımsızlık vurgusu Mao dönemindeki Çin’in temel özelliklerini taşıyor.
Üstelik bugünkü Çin yönetimi Mao’nun mirasını tamamen bir kenara bırakmış değil.
2026’da Mao’nun ölümünün 50. yıl dönümü nedeniyle yeniden gündeme gelen tartışmalar da bunu gösteriyor. Mao’nun mirası Çin’de hâlâ siyasi meşruiyetin ve ulusal kimliğin önemli parçalarından biri.
İbrahim Kaypakkaya
Mao’nun etkisi Çin sınırları içinde kalmadı. Türkiye’de de özellikle 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında onun düşüncelerinden etkilenen bir sol hareket ortaya çıktı. Bu hareketin en önemli ismi İbrahim Kaypakkaya’ydı.
Kaypakkaya, 1972’de Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’i (TKP/ML) kurarak Mao’nun “halk savaşı” anlayışını Türkiye koşullarına uyarlamaya çalıştı. Maoizm, klasik Marksist-Leninist anlayıştan farklı olarak köylülüğü devrimci mücadelenin temel güçlerinden biri olarak görüyordu; bu yaklaşım, Türkiye gibi o dönemde nüfusunun önemli bölümünün kırsalda yaşadığı bir ülke açısından özellikle etkili oldu. Kaypakkaya ayrıca Kemalizm ve Kürt meselesi konusunda dönemin Türkiye solunun önemli bölümünden ayrılan görüşler geliştirdi.
Kaypakkaya’nın 1973’te öldürülmesinden sonra da Maoist çizgi Türkiye’de tamamen ortadan kalkmadı. TKP/ML ve daha sonra bu hareketten ayrılan çeşitli örgütler Maoizm’i temel ideolojik referans olarak sürdürdü; bunlardan biri de 2002’de Maoist Komünist Parti (MKP) adını alan örgüttü. Bugün Maoist hareket Türkiye’nin siyasi hayatında geçmişteki ağırlığına sahip değil, ancak Mao’nun Türkiye’deki etkisinin izleri hâlâ özellikle radikal sol çevrelerde görülüyor. Bu açıdan bakıldığında Mao, Türkiye’de yalnızca uzak bir Asya ülkesinin lideri olarak değil, 1970’lerden itibaren Türkiye’deki solun bazı kesimlerinin düşünce dünyasını ve siyasetini etkileyen bir figür olarak da önem taşıyor.
Yaşam öyküsü
Kaypakkaya, 1949’da Çorum’un Alaca ilçesine bağlı Karakaya köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Başarılı bir öğrenci olarak Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda okudu, ardından İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girdi. Üniversite yıllarında dönemin yükselen sol hareketinin içinde yer aldı; Fikir Kulüpleri Federasyonu ve Türkiye İşçi Partisi çevresindeki faaliyetlere katıldı, 1968 kuşağının öğrenci eylemlerinde öne çıktı. Daha sonra Türkiye’deki sol hareket içindeki görüş ayrılıklarında Maoist çizgiye yaklaştı. Doğu Perinçek’in liderliğindeki TİİKP içinde bir süre faaliyet gösterdikten sonra bu hareketten ayrıldı ve arkadaşlarıyla birlikte 24 Nisan 1972’de Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’i (TKP/ML) kurdu. Kaypakkaya, Mao’nun köylüleri devrimci mücadelenin temel güçlerinden biri olarak gören anlayışını Türkiye koşullarına uyarlamaya çalışıyor, silahlı halk savaşı ve kırsal bölgelerde örgütlenme fikrini savunuyordu.
Kaypakkaya’nın siyasi hayatı yalnızca birkaç yıl sürdü. TKP/ML’nin silahlı faaliyetleri sırasında 24 Ocak 1973’te Vartinik mezrasında güvenlik güçleriyle çıkan çatışmada yaralandı; beraberindeki Ali Haydar Yıldız hayatını kaybetti. Kaypakkaya beş gün sonra yaralı halde yakalandı ve önce Elazığ’a, ardından Diyarbakır’a götürüldü. Yaklaşık üç buçuk ay tutuklu kaldı; bu dönemde ağır işkence gördüğüne ilişkin çok sayıda anlatım ve belge bulunuyor. 18 Mayıs 1973’te Diyarbakır Cezaevi’nde hayatını kaybettiğinde henüz 24 yaşındaydı. Kayıtlara intihar olarak geçse de işkence sonucu hayatını kaybettiği ortak kanı. Kısa yaşamına rağmen Marksizm-Leninizm-Maoizm, Kemalizm, Kürt meselesi ve Türkiye’deki devrim stratejisi üzerine geliştirdiği görüşler nedeniyle Türkiye’deki radikal solun en etkili ve tartışmalı isimlerinden biri haline geldi.
Siyasi düşünceleri ve Diyarbakır Cezaevi’nde gördüğü ağır işkencelere karşı sergilediği direnç nedeniyle sol literatürde “Ser verip sır vermeyen yiğit” olarak anılıyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
