Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu-Mehmet Ali Güller (Cumhuriyet)
“Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu, “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti.
Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakârlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.
İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var.
Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!
Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.
Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hâkim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!
Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki…
Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle…
Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.
Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.”
Demirel’i anlamak Türkiye’yi anlamaktır-Memduh Bayraktaroğlu (Nefes)
“Bazı siyasetçiler; görev süreleriyle hatırlanırlar…
Bazıları ise bıraktıkları sözlerle, tavırlarıyla ve temsil ettikleri siyasi kültürle yaşarlar…
Türkiye’nin yakın tarihine sadece başbakan ve cumhurbaşkanı olarak değil…
Aynı zamanda bir siyaset ekolü olarak damga vuran Süleyman Demirel’i dün, vefatının 11. yılında anarken, kaybettiğimiz siyasi olgunluğu, tahammül kültürünü ve demokratik sabrı özlediğimi fark ettim…
Isparta’nın İslâmköy’ünden çıkıp Türkiye Cumhuriyeti’nin zirvesine ulaşan bu köy çocuğu, hayat hikâyesiyle bile başlı başına bir başarı destanıdır…
Onun için siyasette değerli olan hiç düşmemek değil…
Düştükten sonra demokratik yollarla yeniden ayağa kalkabilmekti…
Bu yüzdendir ki; Türk siyaset tarihinin en dayanıklı ve en öğretici aktörlerinden biri olarak hatırlanıyor…
Ancak, Demirel’i farklı kılan yalnızca yükselişi değildir…
Onu asıl önemli yapan şey, defalarca düşmesine rağmen yeniden ayağa kalkabilmesidir…
12 Mart’ı gördü… 12 Eylül’ü yaşadı… Siyasi yasaklarla karşılaştı… İktidardan uzaklaştırıldı…
Eşi Nazmiye hanımefendiyle birlikte hapse atıldı fakat hiçbir zaman demokrasiye küsmedi…
Bugün geriye dönüp baktığımda Demirel’in en büyük özelliğinin “tahammül” olduğunu görüyorum…
Sert eleştirilere uğradı…
Karikatürlere konu oldu…
Meydanlarda protesto edildi…
Başbakanlık binasının önünde, korumalarının yanında yumruklandı fakat…
Bütün bunlara rağmen siyasal rakiplerini düşmanlaştıran bir dil kullanmamaya özen gösterdi…
Çünkü siyasetin kavga değil, birlikte yaşama sanatı olduğuna inanıyor:
“Barışmayı bilmeyen kavga etmesin” diyordu…”
Anayasa’nın arkasına dolanıp üç puan almak!-Mehmet Y. Yılmaz (T24)
Cumhurbaşkanı’nın Başdanışmanının önerdiği “öne alınmış seçim” tarihini, koalisyon ortağı MHP Genel Başkanı da çok beğendi.
Böylece seçimler normal zamanından sadece bir ay önce yapılacak. Normali 2028 yılının Mayıs ayının 14’ü olacaktı, TBMM’den seçim kararı çıkarsa Nisan ayının 16’sı olacak.
Kâğıt üzerinde Anayasa’ya uygun görünüyor ama aslına bakarsanız buna Anadolu irfanında “Anayasa’nın arkasına geçip üç puan almak” denilir. Sanıyorum bir tür “güreş” terimi!
Burada Erdoğan’ın hesabını aksatacak tek mesele TBMM’nin seçim kararı almaması olabilirdi ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Saray adına CHP’deki görevine tayin edilmesiyle bu sorun da artık aşılmış sayılır.
“Anayasa’nın arkasına geçip üç puan almak” dedim ama aslına bakarsanız memlekette artık Anayasa filan da yok.
Prof. Dr. Kemal Gözler’in 2017 yılında yayınladığı “Elveda Anayasa” isimli kitap, bugün neden bu noktaya geldiğimizi, on yıl öncesinden herkesin anlayabileceği açıklıkla tane tane anlatmıştı.
Rejimin önde gelen tipleri belli aralıklarla Anayasa’dan söz ediyorlar, onun için bir gün bu konuya döneriz.
Takip etmişsinizdir belki, AKP’nin içinden sesi çok çıkan iki kişi Cumhurbaşkanı’nın artık işlere tamamen hâkim olamadığını ima ederek kendisine yardımcı alması önerisinde bulundu.
Birinin adayı Berat Albayrak oldu, diğerininki Bilal Erdoğan.
Damat Bey ile Mahdum Bey’in isimlerinin öne çıkmasının nedeni, dün T24’te Murat Sabuncu’nun da altını çizdiği gibi “sivil siyasetin alanının daralarak, aradaki boşluğa bürokrasinin yerleştiği” tespiti.
Böylece “devlet içinde kontrolsüz gruplar” peyda olmuş, bu durumun “siyasetin tasfiyesine yol açarak AKP’nin toplum ile bağlarını kopararak altını oyduğundan” endişe ediyorlar.
Benden duymalarını istemezdim ama zaten o parti, uzunca bir süredir klasik bir siyasi parti niteliğini kaybetti.
Son yerel seçim yenilgisini biraz da bunun üzerinden tahlil etmelerini öneririm.
Hatta adının RTEP olmasını da önermiştim çünkü bu parti Erdoğan hayatta olduğu sürece hayatiyetini sürdürecek.
Allah geçinden versin “her canlının tadacağı” şeyin tadına Erdoğan da vardığında bir müzik terimiyle ifade edecek olursam AKP de “fade out” olacak.
Özal’dan sonra ANAP’ın, Demirel’den sonra Doğru Yol’un başına gelenler gibi yani!
Onun için kendilerine tavsiyem; bildikleri bütün duaları okusunlar, “Rabbim geçinden versin” diye!
Böyle söylüyorum diye alınıp gücenmelerini istemem ama zaten ortaya attıkları önerinin bizatihi kendisi ortada artık bir parti kalmadığını, bir tür aile şirketi ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Bindikleri arabalara, arabalarının önünde arkasında dolanan koruma araçlarına, peşlerine takılan konvoylara bakacak olursanız AKP’nin içinde hayli “kodaman” olmalı aslında.”
Tavukta kayyum, ekonomide çaresizlik-Güldem Atabay (BirGün)
“Beyaz et sektörüne yönelik operasyon ve 13 şirkete kayyum atanması, ilk bakışta “tüketiciyi koruma” amacıyla yapılmış bir rekabet soruşturması gibi sunuluyor. Ancak dosyanın kapsamına ve kullanılan yöntemlere bakıldığında ortaya çıkan tabloda durum ekonomik bir sorundan çok siyasi ve idari bir tercih.
Yapılan açıklamada suçlama; “Fiyatı birlikte belirlemek, arz ve satış fiyatlarını tüketici aleyhine yönlendirmek, serbest piyasayı bozmak ve haksız kazanç elde etmek”. Eğer ortada gerçekten rekabet hukukunu ilgilendiren bir ihlal varsa, bunun soruşturulması elbette devletin görevi. Ancak piyasanın yaklaşık yüzde 90’ını temsil eden şirketlere aynı anda denetim kayyumu atanması, iddia edilen suçla kullanılan yöntem arasındaki ölçüsüzlüğün göstergesi.
Her şeyden önce, serbest piyasayı bozduğu iddia edilen şirketlere hukuk eliyle müdahale ederek sektörün tamamına yakınını kamu denetimi altına almak, bizzat piyasa işleyişine doğrudan müdahale demek. Mülkiyet hakkını zedeleyen bu yaklaşım hukukta karşılığı olan “ölçülülük” ilkesiyle bağdaşmıyor.
Üstelik şirket yöneticilerinin “örgütlü suçlar” kapsamında gözaltına alınması ve bu kapsamda yargılanacak olmaları son yıllarda Türkiye’de giderek yaygınlaşan tehlikeli bir anlayışın devamı. Neredeyse aynı sektörde faaliyet gösteren birkaç kişinin bir araya gelmesi, bilgi paylaşması, piyasa koşullarını değerlendirmesi veya sektör hakkında görüş alışverişinde bulunması dahi “örgüt” kavramı içine sokulabiliyor. Oysa piyasa ekonomisi tam da bu bilgi akışları, beklentiler ve rekabet süreçleri üzerine kurulu.
Ekonomide işleri bu şekilde sürdürmek mümkün değil.
Bir yatırımcı zaten her yatırım kararında sermayesini riske atar. Fabrika kurar, kredi kullanır, istihdam yaratır, üretim yapar. Ancak aldığı riskin ekonomik sınırları aşarak bir gün kendisini örgütlü suç kapsamında soruşturulan bir sanık haline getirebileceğini düşünürse, ülkede yatırım iştahı hızla kaybolur. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri zaten özel sektör yatırımlarındaki zayıflama ve sonucunda genç işsizliğin ve geniş tanımlı işsizliğin kalıcı biçimde yüksek seyretmesi.”
Cambaz ip üstünde iş birlikçilerinin eli vatandaşın cebinde-Alaattin Aktaş (ekonomim.com)
Ankara’ya bir gün madenciler akın ediyor, haklarını alabilmek için… Bir gün öğretmenler… Ama hiçbiri Ankara’nın umurunda değil. Çünkü Ankara başka bir dünyada yaşıyor… Genellikle öyleydi de, şimdi o umursamazlık had safhada.
Ankara eylemleri bastırma merkezi!
Ankara aynı zamanda söylem merkezi!
Başkent’te konuşulur, konuşulur; siyasi vaatler havada uçuşur, ekonomi şaha kaldırılır, enflasyonun vatandaşı ezmesi şöyle dursun, vatandaş enflasyonu ezer geçer!
Ama bu söylemler yetmezse birileri çıkar ya da çıkartılır, onlar da muhalefete muhalefet görevini inanılmaz bir şevkle yerine getirir.
Bu arada madenci yerlerde sürüklenmiş, üç kuruş maaşa bile dünden razı öğretmen hakkını alabilmek için itilip kakılmayı göze almış, kimin umurunda.
Yıllarca çalışmış ve şimdi emekli maaşıyla geçinmeye çalışanlar mı; gözlerinde bıkkınlık, ne yapacağını bilememe haliyle ip üstündeki cambazı izlemeye devam eder.
Ankara’nın üstünden geçen ipin üstünde o kadar çok cambaz vardır ki, tüm televizyonlar kameralarını bu cambazlara çevirmiştir ama kafalar havada olunca ve bu hünerler nasıl sergileniyor diye dikkatler ip üstüne verilince ceplerden bir türlü çıkmayan o el hiç fark edilmez.
Bir çocuğa aynı masalı anlatın, üç beş kez dinledi mi sıkılır. Ama bizde vatandaşın büyük bir kısmının ne yazık ki sıkılmadan dinlediği, anlatanın da “Madem dinliyorlar yenisine ne gerek var” diye düşündüğü bir masal var:
“Biiiiz, vatandaşımızı enflasyona ezdirmedik.”
Bir kere bu söz, “Enflasyona karşı başarılı olamadık” itirafıdır da onunla pek ilgilenilmez. Geniş kitleler “Sahi bu enflasyon niye var” diye düşünmez. Düşünen ve tüm dünyadaki gelişmeleri izleyenler (!) de “Ama enflasyon tüm dünyanın sorunu” diye ahkâm keser.
Şimdi… Vatandaşın enflasyona ezdirilmediği iddia ediliyor ya. Ben de aksini iddia ediyorum; hatta iddia etmekle kalmıyor, TÜİK’in pek de itibar edilmeyen enflasyon oranlarıyla bile bunu kanıtlıyorum.
Bu verileri, bu hesaplamayı doğru bulmayanlara da hodri meydan diyorum…”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
