Kaplan-Kuneralp cephesi-Mehmet Güller (Cumhuriyet)
“İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’ı aynı cephede birleştiren zamanlardan…
ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.
Kaplan, 12 gün savaşında da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.
Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası ehli sünnettir, Şia değil. Ehli sünnet, İslamın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, ehli sünnetin dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhur etmiş oluşumlardır.” Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü Kaplan.
Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu ehli sünnete zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”
Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”
Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp, meselenin molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”
Milliyetçi-muhafazakar oylar evine mi dönüyor?-Aytunç Erkin (Nefes)
“İki çalışma duruyor önümde.
Birisini Can Selçuki’nin yönettiği İstanbul Ekonomi
Araştırma ve Danışmanlık A.Ş., diğerini de başkanlığını Prof. Tamer Bolat’ın yaptığı GÜNDEMAR Araştırma yapmış. İki araştırma üzerinden “güven” ilişkisini masaya yatıracağım.
Önce Selçuki’nin “Türkiye Raporu”yla başlayalım. Rapordaki rakamları sizlere sunamıyorum çünkü rapor, özel abonelerine yapılmış. Ancak rakamsız da olsa bazı değerlendirmelerle sonuca ulaşabileceğimize inanıyorum.
Bu raporda paylaşılan tüm veriler, 2-6 Mart 2026 tarihlerinde Türkiye genelinde 2 bin kişiyle yapılan görüşmelerden elde edilmiş.
“Türkiye Raporu”, mart ayında ortaya çıkan sonuçları, “Ekonomik gerçeklikler ile siyasi davranışlar arasında son yıllarda gözlemlediğimiz en çarpıcı ayrışmalardan birini ortaya koyuyor” cümleleriyle değerlendiriyor:
“Halkın ekonomik beklentileri ezici bir çoğunlukla karamsar kalmaya devam ederken, ağırlıklı olarak iktidardaki AK Parti’nin hızlı toparlanmasıyla karakterize edilen önemli bir siyasi yeniden hizalanmaya tanık oluyoruz.”
Peki; AK Parti neden hızlı bir toparlanmanın içinde?
Rapor bu soruya da “Kararsız Seçmenin Dönüşü” başlığında yanıt vermiş:
“Mart anketimizdeki en dikkat çekici bulgu, AK Parti desteğindeki keskin artıştır. Temmuz 2024’te dalgalanmalar yaşayıp tarihi düşük seviyeleri gördükten sonra, AK Parti’nin oy oranı iki aydır net bir yükseliş trendinde ilerliyor. Buna paralel olarak, yaklaşık bir yıldır yüzde 10’un üzerinde seyreden kararsız seçmen havuzu, dağıtılmadan önce yüzde 11.5’ten yüzde 10.6’ya daraldı. Bu değişim, temel olarak AK Parti’nin geleneksel tabanının kitlesel bir şekilde partisine geri dönmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ay AK Parti, seçmen konsolidasyon oranında yaklaşık 8 puanlık dikkate değer bir artış elde ederek en son Haziran 2025’te görülen bir iç bütünlük seviyesine ulaştı.”
Oy oranlarını veremiyorum ama şunu ifade edebilirim: Kararsız seçmenler dağıtıldığında, iktidarın oyunun yüzde 3 artış yaşadığı görülüyor.
Peki 8 puanlık “birleşme/konsolidasyon” neden oldu?
Can Selçuki’nin değerlendirmesi şöyle: “Bu dramatik 8 puanlık konsolidasyonun birincil katalizörü, İran savaşından kaynaklanan yüksek jeopolitik korkudur. Şiddetli bölgesel çatışma ve algılanan varoluşsal tehdit zamanlarında, tipik olarak bir ‘bayrak etrafında toplanma’ (rally round the flag) etkisi gözlemleriz. Daha önce iç ekonomik sıkıntılar nedeniyle kendilerini ‘kararsız’ sütununa park eden muhafazakar ve milliyetçi seçmenler şimdi iktidar partisine, yani ‘evlerine dönüyorlar’.”
Olmayan olayların yazılmayan tarihi-Nazım Alpman (BirGün)
“Gazetecilikle hiç ilgisi olmayacak diye takdim edilen 7418 sayılı “Dezenformasyon Yasası” iktidar için çok geniş bir “özgürlük alanı” açtı. Özellikle Türk Ceza Kanunu’na eklenen TCK 217/A maddesi nedeniyle iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda kalan iktidar dışı gazete ve televizyonlar ağır baskı altına alındı.
Yasada “şahane” bir cümle var:
-Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma!
Bu maddenin ne anlama geldiğini herkes biliyor.
İktidarın dikkatsizce verdiği açıkların haberleştirmesi iktidar ve emrindeki memurlar tarafından “halkı yanıltmak” olarak kabul ediliyor. Ortalığı dümdüz eden bu motorlu tırpanın son kurbanı İsmail Arı oldu. Bir öncesinde Alican Uludağ var. İkisinin arasında ise Gaziantep’te işçi sınıfı adına destansı mücadele veren Mehmet Türkmen yer alıyor.
Halk bu isimlerin yazdıkları ve söylediklerinin hepsine inanıyor. Çünkü doğru! Sadece iktidar bu bilgilerin halk tarafından öğrenilmesini zararlı buluyor.
İktidarın hoşuna gidecek şekilde, “halkı yanıltıcı olmayan” haber yazımı için bir deneme yapalım, bakalım inanılır gibi olacak mı?
•“İsmi lazım değil bir tarikat mensubunun cinsel saldırıya maruz bırakmadığı bir kadınla sonra evlendirilmediği, kızına da nitelikli tacizde bulunmadığı ileri sürüldü. Kadının devamlı olarak adliye önünde nöbet tutmadığı, ‘Bu adam kızımı ve beni öldürecek’ demediği ortaya çıktı. Daha sonra ise kadının ve kızın cesetlerinin bulunmadığı da belli oldu.”
•“İstanbul’un lüks bir semtinde uyuşturucu operasyonu yapmayan güvenlik güçlerinin gözaltına almak istemedikleri bir kişinin ‘Ben savcıyım’ demediği kesinlik kazandı.”
Bu şekilde gelişen yazma tekniğiyle bütün yaşananlar güzel hale getirilebilir. Hatta geriye doğru da gidilerek bambaşka geçmiş yaratılabilir.”
Yarın sirenler çalarsa hazır mısınız?-Aslı Atasoy (T24)
“Gözlerinizi kapatın, korkunç bir telaşla çalan siren seslerini hayal edin. Muhtemelen hayal edemiyorsunuz çünkü hiç siren sesi duymadınız. Peki soruya geri dönelim, duysanız ne yapardınız?
Büyük ihtimalle hep yaptığınız gibi hemen telefona sarılıp sosyal medyada olan biteni öğrenmeye çalışırdınız. Ancak o anda enerji kesintisi olacağı için bilgi edinme isteğiniz kursağınızda kalırdı siz de adrenaliniz iyice tavan yaptığından o anki ruh halinize ya da bilgi birikiminize göre hareket ederdiniz.
Bu soruyu kendime sorduğumda zihnimden hızlıca pek çok yanıt geçti ancak hiçbirinden tam emin olmadığımı fark ettiğimde kötü hissettim. Çünkü hem hiç siren duymamıştım hem ne yapacağıma dair pek bilgim yoktu.
Sorunun bende yarattığı sıkıntılı yanıtsızlık üzerine çevremdekilere sordum “Şimdi siren çalsa ne yapardın?” Yanıtların pek çoğu alelacele geldi. “Arabama atlar kaçardım”dan, “Hemen toplanma alanına giderdim”e uzanan pek çok yanıt. Ardından gelen ikinci cümle ise “Aslında tam bilmiyorum” oldu.
Bu kadar hayati bir durumda ne yapacağını bilememek en az durumun kendisi kadar rahatsız edici. Savaşın nefesini hissettiğimiz şu günlerde bu konuda yeterince bilgisiz olmak da kabul edilemez.
O yüzden gelin, “hayatta kalma haritasına” göz atalım. Eksikleri de lütfen tamamlayalım.
O ses ne anlama geliyor?
Aslında her şey 1819’da Fransız fizikçi Baron Charles Cagniard de la Tour’un müzik tonları üretmek için icat ettiği o düzenekle başladı. Denizin içinde de ses çıkaran icadına, mitolojide gemicileri büyüleyici ama ölümcül sesleriyle felakete çeken deniz kızlarından esinlenerek “Siren” adını verdi. Operalarda fırtına sesi taklit etmek için kullanılan bu estetik icat, İkinci Dünya Savaşı ile insanlığın kolektif bilincindeki en büyük kabusa dönüştü. Bugün o tınılar hala savaşın tam ortasında uyarı komutları veriyor.
Sirenlerin çeşitleri ve sesleri konusunda buradan bilgi alabilirsiniz. Olası bir durumda hangi sirenin ne anlama geldiğini anlamak için Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) belirlediği dört temel ikazı ezberlemek de zorunlu:
- Sarı İkaz (3 Dakika Düz Siren):“Saldırı ihtimali var, hazırlık yap.” demek. Gaz, elektrik ve suyu kapatın, pencereleri örtün, sığınak hazırlığına başlayın.
- Kırmızı Alarm (3 Dakika Dalgalı Siren):“Saldırı tehlikesi var, hemen sığınağa gir” emri. En yakın güvenli alana, sığınağa veya sağlam bir bodrum katına geçin.
- Siyah Alarm (Kesik Kesik Siren):“Radyoaktif serpinti veya kimyasal saldırı” uyarısıdır. Bu durumda sığınağa girmek yetmez içeri hava girişini engellemek (izolasyon) hayati önem taşır.
- Beyaz İkaz (Haberleşme kanallarıyla verilir):“Tehlike geçti” uyarısı. Normal hayata dönebilirsiniz ve muhtaç durumda olan canlılara yardım etmeye başlayabilirsiniz.
Ülkemizdeki gelir dağılımı gerçekten düzeliyor mu?-Ömer Günçavdı (Dünya)
“Son zamanlarda ekonomi yönetimi ülkedeki bozulan gelir dağılımına yönelik yapılan eleştirilerden rahatsızlığını ifade etmeye başladı.
Bundan daha önce de dolar bazında kişi başına gelirin 18 bin dolar olması konu edilip, kamuoyu nezdinde bunu ülkenin zenginleşmesinin bir göstergesi olarak kullanılmıştır. Doğal olarak kamuoyu bu gelir artışının yansımasını kendi cüzdanında göremeyince, bu söylemlerin güvenilirliği kalmamıştı. Oysa ortaya çıkan kişi başı gelirin dağıtımını ekonomi yönetiminin göz ardı etmeleri kamuoyunda ortaya çıkan bu güven bunalımının ana nedeniydi.
Elbette uzun zamandır akademik çalışmalarını yoksulluk ve gelir dağılımı alanında yapan bir akademisyen olarak resmi makamlardan yapılan bu açıklamaları muhatap kabul etmem gerekti.
Ekonomi yönetimimizin gelir dağılımında iyileşmeden ne anladığını bilemiyorum. Bizler akademik tartışmalarımızda bu tür iddialarımızı daha net bir şekilde ortaya koymaya çalışırız. Bunun içinde TÜİK’in yaptığı araştırmalarda elde edilmiş olan gelir dağılımı ölçülerini kullanırız. Gelir dağılımı hususundaki gelişmeleri de bu ölçütler üzerinden takip ederiz.
Bu ölçülerden en bilineni Gini katsayısıdır. Değeri sıfır ile bir arasında değişen bir katsayıdır. Bu katsayı bire yaklaşınca gelir dağılımında bir bozulmaya, sıfıra yaklaşınca da gelir dağılımında bir iyileşmeye işaret eder. Örneğin 2024 yılında Avrupa Birliği ülkeleri arasında gelir dağılımının en iyi olduğu Slovakya’da Gini katsayısı 0,22 iken, aynı yıl Türkiye’de 0,42 olmuş.
Türkiye’deki gelir dağılımı sorun tıpkı enflasyon gibi kronik bir sorun haline gelmiştir. Bu konuda kamuoyuna ilan edilmiş herhangi bir politika oluşturabilmiş değil. Genellikle ülkemizde ekonomi yüksek oranlarda büyüme oranlarına ulaştıkça gelir dağılımının da iyileşeceği varsayılır. Bu itibarla gelir dağılımını büyümenin bir türev sonucu olarak görme alışkanlığımız bulunmaktadır.
Bu anlaşışın bir sonucu olarak büyüme oranlarının düşmesi de kaçınılmaz olarak gelir dağılımında bozulmayı beraberinde getirmektedir.”
Not: Başlıklara tıklayarak yazıların tamamına ulaşabilirsiniz.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
