Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres, geçen hafta Kıbrıs’a adeta “yoklama mahiyetinde” bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaretin ardından ne bir çözüm müjdesi geldi ne de sürece dair mutlak bir hüsran tablosu çizildi.
Türkiye kamuoyu, iç siyasetteki sıradan kaynamalarla ve CHP ile Yeni Parti arasındaki tartışmalarla meşgulken, hemen yanı başımızda, Doğu Akdeniz’in kilit taşı Kıbrıs’ta son derece kritik ama bir o kadar da tanıdık bir tiyatro yeniden sahnelendi. Guterres’in bu teması, on yıllık derin bir uykunun ardından kapıların en azından tamamen kapanmadığını göstermesi açısından olumlu bir mesaj olsa da; ufukta beliren 5+1 formatı gerçekten bir çözüm mü vaat ediyor, yoksa yeni bir oyalama taktiğine şık bir kılıf mı hazırlanıyor sorusunu soğukkanlılıkla sormadan, sahadaki gerçekleri okumak mümkün değil.
Son yıllarda Ankara’nın dış politikayı iç siyasete meze yapma hastalığının en ağır maliyetlerinden birini Kıbrıs’ta ödüyoruz. Türkiye’nin katı bir şekilde masaya sürdüğü “egemen eşitliğe dayalı iki devletli çözüm” ezberi, geçmiş deneyimler ve uluslararası hukukun gerçekleri ışığında, çözümsüzlüğü kurumsallaştırmaktan başka bir anlama gelmiyor. Yıllardır bütün BM konuşmalarında “KKTC’yi tanıyın” çağrısı yapılıyor; fakat en yakın müttefiklerimizin dahi kulak tıkadığı bu sonuçsuz çabayı sürdürmekteki ısrar, diplomatik rasyonaliteyle bağdaşmıyor. Tıpkı Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan” masalıyla maksimalist rüzgârlara kapılıp, Yunanistan ile Mısır’ı masada birleştirerek kendi ayağımıza sıktığımız gibi, Kıbrıs’taki bu uzlaşmaz tavır da Kıbrıs Türkü’nü giderek daha derin bir yalnızlığa, bir nevi “tanınmama ve tecrit” cenderesine hapsediyor. Prof. Dr. Niyazi Kızılyürek’in isabetle vurguladığı üzere, bu iki devletli çözüm ısrarı aslında Ankara’ya bambaşka jeopolitik pazarlıklar yapabilmesi için zaman ve alan açan bir illüzyondan ibaret. Peki, Kıbrıslı Türkler bu büyük güç oyununun neresinde duruyor? Asıl cesaretle yüzleşilmesi ve cevaplanması gereken soru budur.
Sahadaki tablo son derece endişe verici. Bir tarafta masayı deviren retorikler havada uçuşurken, diğer yanda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) fırsattan istifade edip Fransa ile Kuvvetlerin Statüsü (SOFA) anlaşması imzalıyor. Garantör bile olmayan Fransa’nın Ada’da askeri varlık göstermeye yeltenmesi, 1960 Antlaşmalarını hiçe sayan ve bölgenin hassas dengelerini ateşe atan provokatif bir hamledir. Rum liderliğinin bir yandan “sıfır asker, sıfır garanti” nakaratını dilinden düşürmezken, diğer yandan adayı yabancı güçlerin askeri üssüne çevirme çabası tam bir samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük örneğidir. İnsani söylemlerin ardına gizlenen bu askeri iştah, iki toplum arasındaki güven bunalımını onarılmaz bir şekilde daha da derinleştiriyor.
Yine de karamsarlığa teslim olmadan, adanın kuzeyinden yükselen rasyonel seslere de kulak vermek şart. KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın ortaya koyduğu 4 maddelik müzakere metodolojisi, yıllardır süregelen bu amorf ve sonuçsuz sürecin panzehri niteliğinde. Siyasi eşitliğin tartışma konusu yapılamayacağı, ucu açık ve bitmeyen müzakerelere son verileceği, sürecin sıfırdan başlamayacağı ve masanın devrilmesi halinde otomatik olarak eski statükoya dönülmeyeceği yönündeki bu net duruş, bugüne dek “risk almadan masaya oturan” Rum tarafının köklü alışkanlıklarını kırmayı hedefliyor. Nitekim Rum lider Hristodulidis’in en çok itiraz ettiği maddenin dördüncü madde olması, Erhürman’ın bu refleksinin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.
Öte yandan, yıllardır aranan anayasal tasarıma da artık pragmatik bir neşter vurulması zorunlu. Siyasi egemenliği tek bir başkanlık makamında sembolize eden ve bölünmüş bir toplumda sürekli tıkanıklık üreten model yerine, “Uyarlanabilir Federalizm” kavramının yüksek sesle tartışılmaya başlanması son derece kıymetli. Çıkmaz anlarında demokratik rıza mekanizmasının ve güven oylamalarının işletilebileceği, iki meclisli federal bir parlamenter cumhuriyet modeli; her iki toplumun birbirini yutmadan bir arada yaşayabileceği rasyonel bir kurumsal zemindir. Törensel bir cumhurbaşkanlığı ile birliğin şart olduğu alanlarda ortak yönetimi, çeşitliliğin esas olduğu yerlerde ise bölgesel öz yönetimi buluşturan bu formül, hamasetin değil, doğrudan diplomatik aklın ürünüdür.
Güncel diplomatik tabloya dönersek; Guterres’in 5+1 toplantısı için kapıyı aralaması başlı başına bir sonuç üretmeyecektir. Çoğu analistin belirttiği gibi, resmin bütününe baktığımızda asıl kilit noktanın Lefkoşa’da değil, Brüksel-Ankara hattında yattığını görmek zor değil. Türkiye’nin Avrupa Birliği ile masada tuttuğu başlıklar; Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi ve Avrupa savunma mekanizmasına (SAFE) katılım beklentileri, Kıbrıs düğümünün gerçek şifreleridir. Bizi 5+1’e götürecek olan, adada atılacak sembolik birkaç adım değil, Türkiye’nin BM parametreleri zemininde müzakereye ikna olmasıdır.
Artık hamaseti bir kenara bırakıp dış politikada fabrika ayarlarımıza dönmek zorundayız. Çözüm, ne kendi kendimize inandığımız sloganlarda ne de diplomatik gerçeklikten kopuk illüzyonlardadır. Unutmamalıyız ki; Türkiye’nin AB ve Doğu Akdeniz’deki menfaatlerinin en kestirme ve rasyonel yolu, hamasi söylemlerle zaman kazanmak değil, Kıbrıslı Türklerin siyasi olarak etkin olacağı federal bir çözüme yapıcı katkı sunmaktır. Aksi halde, bugün uğruna direndiğimiz statüko, yarın tüm ağırlığıyla üzerimize çökmeye devam edecektir.
Fotoğraf: KKTC Cumhurbaşkanlığı
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
