2026’nın ikinci çeyreğinde dünya merkez bankaları net 289 ton altın satın aldı. Bu, bir ikinci çeyrek için rekor.
Polonya tek başına 51 ton alarak yılın en büyük alıcısı oldu, yıl başından bu yana toplam alımını 82 tona çıkardı. Çin 33 tonla listeye girdi. Dünya Altın Konseyi’nin merkez bankalarına yönelik anketi çarpıcı bir sonuç veriyor: Katılımcıların yüzde 45’i önümüzdeki on iki ay içinde altın rezervini artırmayı planlıyor. Bu, rutin bir portföy yönetiminin çok ötesinde, küresel ölçekte eş zamanlı bir yön değişikliğine işaret ediyor.
Bu yön değişikliğinin kökeni tek bir tarihe bağlanabilir: Şubat 2022. Rusya’nın yaklaşık 300 milyar dolarlık döviz rezervi, Batılı hükümetler tarafından bir gecede donduruldu. O ana kadar “uluslararası rezerv” kavramı, teknik ve tarafsız bir mali araç gibi sunuluyordu; bir ülke doları elinde tuttuğu sürece o servet güvence altındaydı. Rusya’nın rezervlerinin dondurulması bu varsayımı tek hamlede çürüttü. Goldman Sachs’ın kendi analistlerinin de belirttiği gibi, gelişmekte olan ülkelerin rezerv çeşitlendirme stratejisine hız kazandırması bu olaydan sonra gerçekleşti. Dolar rezervi artık alacaklının siyasi iradesine bağlı, geri çekilebilir bir imtiyaz olarak görülmeye başlandı.
Bu noktada meseleye bir merkez bankacının masasından bakmak faydalı. Varşova’da ya da Pekin’de bir rezerv yöneticisi için soru artık basit bir getiri hesabı değil: “Bu varlığı elimde tutarken, gerçekten benim mi?” Dolar cinsinden tutulan hazine kâğıdı, tek başına bir üretim aracı olmasa da, alacaklı ile borçlu arasında bir güç ilişkisini temsil ediyor; alacaklı taraf, o gücü kullanmaktan çekinmeyeceğini fiilen kanıtladı. Altına yönelmek, bu ilişkiden kısmi bir çıkış girişimi. Belki de son yıllarda merkez bankalarının en önemli sorusu artık “Ne kadar kazanırım?” değil, “Ne kadarını gerçekten kontrol edebilirim?” sorusudur.
Bu tabloyu klasik bir merkez-çevre ilişkisi olarak okumak mümkün. Doları rezerv para birimi olarak tutmak, çevre ve yarı çevre ülkelerin, merkez ülkenin mali hegemonyasını fiilen finanse etmesi anlamına gelir: ABD hazine kâğıdı satın alan bir ülke, kendi tasarrufunu ABD’nin bütçe açığına, dolayısıyla onun askeri ve siyasi kapasitesine aktarır. Bu ilişki, klasik emperyalizm teorisinin öngördüğü doğrudan sömürüden farklı görünür, çünkü görünürde “gönüllü” bir rezerv tercihi biçiminde işler. Ama arkasındaki mekanizma aynıdır: çevrenin biriktirdiği değer, merkezin finansal gücünü büyütmek için dolaşıma giriyor.
Bunun bir benzerini elli yıl önce de yaşadık. 1971’de ABD, doların altına çevrilebilirliğini tek taraflı olarak durdurduğunda (Nixon şoku), o güne kadar altına dayalı sanılan uluslararası para düzeninin aslında baştan beri ABD’nin siyasi tercihine bağlı olduğu ortaya çıkmıştı. Bugünkü altına kaçış, tersine işleyen ama aynı dersi veren bir tekrar: 1971’de dolar altından koptuğunu ilan etti, 2026’da devletler dolardan kısmen kopmaya çalışıyor. Her iki durumda da asıl gösterilen şey aynı: uluslararası para düzeni, doğal ya da tarafsız bir mekanizmadan çok, gücün elinde tutulan bir araç olarak işliyor.
Türkiye açısından bu tablo ayrı bir katman taşıyor. TCMB’nin son yıllarda rezerv çeşitlendirmesinde altına verdiği ağırlık, yalnızca küresel de dolarizasyon dalgasına eşlik etmiyor; yurt içindeki hane halkının da enflasyon ve kur belirsizliği karşısında altına yönelmesiyle örtüşen bir refleks. Merkez Bankası ile sıradan vatandaş burada aynı güdüyle hareket ediyor: Bir para biriminin, kaybedilen bir güvenin yerini dolduramayacağı sezgisi. Ölçek ve araçlar ayrı, ama besledikleri güvensizlik aynı kaynaktan çıkıyor.
Altına kaçışın kendisi de çelişkilerden bağımsız sayılmaz. Altın, kasada bekleyen bir değer saklama aracı; fabrika kurmuyor, istihdam yaratmıyor, teknoloji geliştirmiyor. Bir ülke rezervini dolar tahvilinden altına kaydırdığında, o sermaye üretim sürecinin tamamen dışına çekiliyor; Marx’ın tabiriyle söylersek, dolaşım alanında donmuş, değer üretmeyen bir biçime dönüşüyor. Yani dolar hegemonyasından kopuş girişimi, aynı zamanda sermayenin üretken alandan çekilip atıl bir güvenceye kilitlenmesi anlamına da geliyor. Bu, egemenlik kazancı olsa da, iktisadi verimlilik kaybıdır.
Fiyat hareketleri bu gerilimi gayet net gösteriyor. Ons altın yılın ilk yarısında rekor seviyelere çıkıp ardından sert bir düzeltme yaşadı; JP Morgan yıl sonu tahminini 5.708 dolardan 5.243 dolara indirdi, HSBC 4.750 dolar, Goldman Sachs ise merkez bankası alımlarının gücüne güvenerek 4.900 dolar seviyesini koruyor. Bu tahmin çeşitliliğinin kendisi bir şey söylüyor: piyasa, Fed’in faiz patikasıyla merkez bankalarının jeopolitik motivasyonlu alımları arasında hangisinin baskın çıkacağını kestiremiyor. Kısacası fiyatı belirleyen artık arz talep dengesinin ötesinde bir şey: Finansal getiri hesabı ile egemenlik kaygısının aynı piyasada çarpışması.
Sonuçta ortaya çıkan tablo şu: Altına akan her ton, dolar sisteminin sonsuza dek süreceği varsayımına inanmayan bir merkez bankasının imzasını taşıyor. Bu imza sessiz bir tedbir olarak duruyor yüzeyde, ama toplamda ikinci dünya savaşı sonrası kurulan mali düzenin artık kendiliğinden güven vermediğinin en somut kanıtı. Otuz yıl önce bir merkez bankasının rezervini altına kaydırması “geri kalmışlık” işareti sayılırdı; bugün aynı hamle, sistemin çatlağını en erken fark edenlerin tedbiri olarak okunuyor. Dolar hâlâ tahtta oturuyor. Ama bu güvensizliğin fiyatı, her çeyrekte biraz daha fazla tondan okunuyor ve artık kimse o tahtın ilelebet sağlam kalacağına bel bağlamıyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
