Onca renk varken neden kara kara düşünür insan? Oysa dünya her sabah yeni bir renkle uyanır, gökyüzü maviyi, ağaçlar yeşili, çiçekler binbir tonu sunar.
Hayat renklerini cömertçe dağıtır. Ama insan zihni bazen bütün bu renkleri görmezden gelir ve tek bir gölgeye takılıp kalır. İşte o zaman bildiğimiz o hal başlar: kara kara düşünmek. Bu düşünce tesadüf değildir. Kara burada sadece bir renk değil, bir bakış açısının adıdır. Gecenin rengidir kara. Ama gecenin kendisi değil, gecenin içindeki sırdır. Gündüz her şey ortadadır, her şey bağırır. Gece ise örter. Kara, örtendir. Utancı örter, yası örter, korkuyu örter. Bazen de saklar. Sessiz bir hüznün içinde saklıdır ya, işte o yüzden. Herkesin güldüğü bir odada, kimsenin fark etmediği o iç çekişin rengidir kara. Gözyaşının değil, gözyaşını tutmanın rengi.
En çok da bu yüzden kara, görülen değil, hissedilen bir şeydir. Gözle değil, içle görülür.
Siyah bir elbise giyersin, şık durur. Ama kara giyersin, başka durur. Kara yas tutar, kara yas tutturur. Kara toprak deriz mesela. Toprağın en bereketli, en sadık, en son halidir. Gideni alan, kalanı doyuran. Başlangıç gibi durur ama aslında sondur. Son gibi durur ama aslında başlangıçtır.
Belki de bu yüzden korkarız karadan, ama bir yandan da ona sığınırız. Işıkların çok parlak olduğu yerde gözlerimiz yorulur, karanlık bir odaya çekiliriz. Kalabalıkta yoruluruz, içimizdeki o sessiz, karanlık yere döneriz. Orası karadır bizi yargılamaz. Kırmızının bir coşkusu, mavinin bir ferahlığı vardır. Kara’nın ise bir ağırlığı vardır. Omuzlarınıza değil, doğrudan ruhunuza binen bir ağırlık. O yüzden hafif cümlelerde durmaz kara. Derin bir nefes, uzun bir susuş ister.
Kara, kaderin rengidir biraz da. Dilimiz boşuna dememiş; kara haber deriz, kara baht deriz, kara sevda deriz. Hiçbirinde aslında renkten bahsetmeyiz. Bir insanın alnına yazılanın, içinden çıkamadığı bir döngünün, vazgeçemediği bir sevginin adını koyarız kara ile. Kara, insanın elinde olmayan ama hep içinde taşıdığı şeyleri anlatır. Seçmediğin ama sana ait olan.
Bu bakış açısı ne sadece kişisel bir ruh hali, ne sadece felsefi bir sorun, ne de sadece bir mantık hatasıdır.
Biz karanlığı sadece içimizde üretmeyiz, toplum bize karanlığı öğretir. Henüz yaşanmamış binlerce felaket senaryosunu zihnimizde her gün prova ediyoruz. Sistem bize sürekli hazır ol, önlem al, geride kalma der. Medya en karanlık haberi en yükseğe koyar çünkü korku, umuttan daha yüksek sesle konuşur.
Acaba gerçekten düşünüyor muyuz, yoksa düşünme yanılgısı içinde,kendimizi inandırıyor muyuz? Her yerde üniversiteler, felsefe bölümleri, her gün binlerce bilimsel makale var. Nasıl düşünmüyoruz? Biz üç şeyi düşünmek sanıyoruz. Bilgi edinmeyi düşünmek sanıyoruz. Bilim muazzam bilgiler üretir, yöntemiyle sonuçlara ulaşır ama kendi varlığının anlamını, ben ne yapıyorum sorusunu sormaz. O soru düşünmenin işidir. Geçmişe takılı kalmayı düşünmek sanıyoruz.
İşin bir de mantıksal katmanı var. Okullarda bize düşünmenin mantık kuralları olduğu öğretildi. Mantık düşünmenin babası değil çocuğudur, biz çocuğu baba sanıyoruz. Mantık bize önermelerin doğru mu yanlış mı olduğunu denetlemeyi öğretir. Bu çok faydalıdır, çiçek hastalığını bu sayede bitirdik. Ama mantığın büyük bir körlüğü vardır. Mantık sadece verili önermelerin iç tutarlılığını denetler, o önermelerin nereden geldiğini, bizi gerçekten düşünmeye çağırıp çağırmadığını sorgulamaz.
Bu yüzden düşünmeyi teorik bir iş olarak görmez. Mesela bir marangoz eliyle ağacın damarını dinleyerek nasıl şekil veriyorsa, düşünür de varlığa kulak vererek şekil verir. Düşünmek bir şeyi hatırda tutup ona kendini adamak demektir.
Düşünmenin bir yöntemi, bir reçetesi yoktur, reçete zaten bilimin işidir. Düşünmeye başlamak için önce şu üç itirafı yapmamız gerekir. Benim karanlığım sadece benim değil, bana öğretilmiş bir kaygı. Ben bir ihtimali gerçeklik gibi yaşıyorum. Ben geçmişe karşı intikam alarak özgürleştiğimi sanıyorum.
Düşünmek cevaplar bulmak değil, en ağır sorunun içinde kalabilmektir. Bugün bizim için o soru belki de şudur: Ben kendi hayatımı bütün pişmanlıkları ve sevinçleriyle sonsuz kere tekrar yaşamak ister miyim? Hayır… Onca renk varken kara kara düşünmek, gökkuşağının altında gözlerini kapatmaktır. Bitmişlik çoğu zaman gerçeğin değil, umudunu kaybetmiş bir yüreğin kurduğu bir cümledir. Hayat umut edenler için her sabah yeniden bir renk, yeniden bir ses ve yeniden bir başlangıç doğurur. Biz aydınlığı varoluş, karanlığı yokluk sandık. Oysa aydınlık gösterir, kara saklar. Saklanmaya ihtiyaç duyan her şey, var olduğu için saklanır. Yok olanın saklanmaya ihtiyacı yoktur.
Kara bu yüzden hiçliğin değil, hakikatin rengidir. Beyaz her şeyi aynılaştırır, gözü kamaştırır. Kara ise her şeyi kendine iade eder. İnsanı kendine. “Kara”dan korkan, derinlikten korkar. Derinlikten korkan, kendinden korkar.
Unutmayın, karanlık içindeki gökyüzü, içinde yıldızlar saklar.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
