İnsanlar tarih boyunca birçok yönetim modelini denedi; ancak bunların hiçbiri kalıcı huzur ve gerçek mutluluk getiremedi.
Her sistem kendi içinde düzen, adalet ya da refah vaadiyle ortaya çıktı, fakat uygulamaya geçtiğinde insanın zaaflarıyla yüzleşti. Güç, çıkar ve korku devreye girdiğinde idealler anlamını yitirdi; vaat edilen mutluluk yerini hayal kırıklığına bıraktı. Böylece sorun, yönetim biçimlerinin çeşitliliğinde değil, onları uygulayan insanın ahlaki sınırlarında düğümlendi.
Dünyada ardı ardına yaşanan sarsıcı olaylar, insanı ister istemez temel bir sorgulamaya sürüklüyor: İnsan gerçekten yönetilebilir bir varlık mı, yoksa yalnızca kendini yönetebildiği yanılgısıyla yaşayan bir tür mü? Son yıllarda yaşanan kırılmalar, insanın siyasal ve ahlaki kapasitesine dair bu eski soruyu yeniden gün yüzüne çıkarıyor. Asıl mesele, insanın yönetilmeye uygun olup olmadığı değil; yönetme arzusunu ne ölçüde meşrulaştırabildiğidir.
Şimdi çocukları nasıl yetiştireceğiz? Hangi sisteme göre, hangi ideolojiye göre? Hepsi denendi; hepsi insanlara ve çocuklara zarar verdi. Hâlâ vermeye devam ediyor. Komünizm eşitliği vaaz ederken çocukların hayallerini devletin tek tip vizyonuna hapsetti. Kapitalizm özgürlüğü yüceltti ama onları paranın, çıkarın ve menfaatin ölçütlerine göre değerlendirdi. Din, ahlak ve erdem dersleri verdi; ancak sorgulamayı yasaklayarak itaatkâr nesiller üretti. Demokrasi, halkın sesi olduğunu iddia etti; fakat çocuklar çoğunluğun değil, en gür olanın yankısını öğrenerek büyüdü. Görüyorsunuz; sistemler birer deney tüpü gibi insanlığın omuzlarına yığıldı. Biz hâlâ hangi reçetenin işe yarayacağını tartışıyoruz. Belki de gerçek ironi, çocukları yetiştirmek için bir formül aramak yerine onların vicdanını, merakını ve sorgulama cesaretini yok etmeyen bir dünya kurmayı hedeflememiz gerektiğidir.
Bir çocuğa iyiliği öğretmek mümkündür. Adalet kavramı anlatılabilir; yaşamın kutsallığı, insanın insana olan sorumluluğu ve doğanın yalnızca sahip olunan değil, emanet edilen bir varlık olduğu öğretilebilir. Ancak çocuk büyüyüp dünyaya baktığında bu değerlerle gerçeklik arasındaki uyumsuzluğu fark eder. Dünya konuştuğunda ders kitapları susar. Öğretilen ilkelerle yaşananlar arasındaki mesafe, zamanla ahlaki bir hayal kırıklığına dönüşür.
Toplumu yönetenler erdemli olmadığında iktidar erdem üretmez. Modern dünyada sorun yalnızca filozof kralların yokluğu değildir; sorun, iktidarın kendisini hakikatin yerine koymasıdır. İnsan düşündüğü ölçüde akıllıdır; fakat yönettiği ölçüde tehlikeli hâle gelir. Güç, sorgulanmadığı yerde kaçınılmaz olarak yozlaşır.
Krallıklar iktidarı doğuştan bir hak olarak görmüş, cumhuriyetler ise onu seçimle meşrulaştırmıştır. Ancak iktidar, biçimi ne olursa olsun, kendine aynı soruyu sormaktan kaçınmıştır: “Ben kimim ki?” Demokrasi de her zaman çoğunluğun sesi değildir; çoğu zaman yalnızca en gür bağıranın yankısıdır. Kalabalıklar karar verir, sonuçlarına ise bireyler katlanır. Böylece sorumluluk dağılır, vicdan görünmez hâle gelir.
Modern ideolojiler bu tehlikenin farklı yüzlerini temsil eder. Komünizm eşitlik vaadiyle ortaya çıkmıştır; ancak iktidar aygıtıyla birleştiğinde bireyi tarihin hammaddesine dönüştürmüştür. Sorun eşitlik fikrinde değil, eşitliği mutlak doğru olarak dayatan iktidardadır. Ütopyalar, gerçek dünyayla temas ettiğinde çoğu zaman mezarlığa dönüşmüştür.
Dinî sistemler, insanın metafizik arayışından ve anlam bulma ihtiyacından doğmuştur. Ancak siyasal iktidar hâline geldiklerinde, hakikati temsil ettiklerini iddia ederek eleştiriyi günah saymışlardır. Kötülük çoğu zaman şeytani değil, sıradandır; emirleri yerine getiren, sorgulamayan ve “doğru” adına hareket eden insanlar eliyle yayılır. Tanrı adına konuşanlar, tarih boyunca en çok insanı susturanlar olmuştur.
Kapitalizm özgürlük söylemiyle insanı ikna etmiş, fakat onu piyasanın metalaştırıcı mantığına teslim etmiştir. Kazanç kutsallaştırılmış; kutsanan her şey gibi kazanç da insanı kurban etmiştir. Demokrasi halk adına konuşmuş, fakat çoğu zaman kalabalıkları yalnız bırakmıştır. Kısacası her sistem kendi iddiasıyla yola çıkmış, fakat insan faktörüyle sınıfta kalmıştır.
Bu noktada sorun fikirlerin kendisinde değil, bu fikirlerin başına geçen insandadır. İdeolojiler insanın aynası gibidir; kimi zaman bu aynayı parlatır, kimi zaman kırar. Ancak aynaya bakan yüz değişmedikçe görünen manzara da değişmez. İnsan önce sistemi kurar, sonra sistem insanı ezer; ardından insan, kendi yarattığı yapının sorumluluğunu üstlenmek yerine suçu sisteme atar. Böylece suçu meşrulaştırır.
“Kötülüğün sıradanlığı” kavramı, ilkel insan için neredeyse anlamsızdır. Çünkü ilkel insan, yaptığı eylemin sorumluluğunu doğrudan üstlenirdi. “Emir aldım”, “sistem böyle”, “Tanrı ya da din böyle istedi” gibi mazeretler yoktu. Modern insan ise en büyük vahşetleri, bireysel sorumluluğu buharlaştıran sistemler içinde gerçekleştirdi.
İşte bu yüzden ilkel çağlar bugün daha masum görünür. Çünkü o dönemlerde düşman somuttu, görünürdü ve saklanmazdı. Bugün ise düşman çoğu zaman bir yasa metninde, bir ekonomik modelde ya da kutsal bir söylemin içinde gizlidir. Modern insan mağaradan çıkmıştır; fakat karanlığı yanında taşımaya devam etmektedir. Neyin kutsalı insandan daha kutsal olabilir ki?
Belki de ilerleme, daha fazla araç üretmek değil; daha az gerekçeyle zarar verebilmeyi öğrenmektir. Bir çocuğa öğretilmesi gereken son ders tam da budur: Hiçbir fikir, vicdansız bir insanın elinde doğru kalamaz. İnsanlık tarihinin belki de en tehlikeli cümlesi hâlâ aynıdır:
“Bunu insanlık için yapıyoruz.”
Fikirler bir çocuğa öğretilebilir; erdem ise ancak dünyadaki karanlığı görebilen gözlerde filizlenir.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
