Geçen hafta, birbirinden bağımsız görünen iki ülkede aynı gerçek art arda kayda geçti.
ABD’nin 30 yıllık tahvil faizi yüzde 5,51’i aşarak 2004’ten bu yana en yüksek seviyesine çıkarken, Almanya’nın 30 yıllık bund faizi de yüzde 3,92’yi geçerek 2011’den bu yana görülmemiş bir noktaya ulaştı. İki ülke de dünya finans sisteminin risksiz kabul edilen köşe taşları, bir yatırımcının parasını gerçekten güvenceye almak istediğinde başvuracağı ilk adres. O adreste bile artık eskisinden çok daha yüksek bir fatura kesiliyor.
Bunun ne anlama geldiğini anlamak için tahvil piyasasının basit mantığına bakmak yeterli. Bir devlet borçlanırken, aslında geleceğin vergi gelirinden bugüne bir dilim çekiyor demektir; faiz de bu işlemin bedeli. Faiz yükseldiğinde, piyasa o devletin borcunu geri ödeme kapasitesine daha az güveniyor değil illa; çoğu zaman daha basit bir şey oluyor, sermaye artık parasını bu kadar uzun süre bu kadar ucuza kilitlemeye razı olmuyor. ABD ve Almanya’da faizlerin otuz yıllık vadede tırmanması, iki ülkenin de mali disiplinsizlikle suçlanmasından çok, küresel ölçekte sermayenin uzun vadeli devlet borcuna eskisi kadar sabırla bakmadığının işareti.
Bu tırmanışın arkasında birden fazla dinamik var: Enflasyonun beklenenden inatçı seyretmesi, bütçe açıklarının büyümesi, ve merkez bankalarının artık piyasayı eskisi gibi bol likiditeyle rahatlatmaya niyetli olmaması. Bu sonuncusu, aynı hafta içinde iki Fed yetkilisinin ağzından da duyuldu. Philadelphia Fed Başkanı Anna Paulson, enflasyonu yüzde 2’ye indirmenin öncelik olduğunu, istihdam riskini dikkatle tartarken bile bu hedeften şaşmayacaklarını söyledi; New York Fed Başkanı John Williams ise daha sıkı adımların yakında geleceğini ima etti. İki açıklama da tek başına çarpıcı değil; asıl dikkat çekici olan, ikisinin de aynı hafta, aynı mesajı, âdeta koordineli biçimde vermesi. Piyasanın bu sözlere verdiği ilk tepki altın oldu: Gram altın 6.720 lira, ons altın 4.270 dolar civarına geriledi, haftalık bazda kayıp yazdı. Faiz beklentisi yükseldiğinde getirisi olmayan bir varlığı elde tutmanın fırsat maliyeti de yükseliyor; altının bu hafta çektiği fatura, tam olarak bu. Burada altın piyasasını uzun süredir izleyenler için tanıdık bir örüntü var: altın fiyatını belirleyen tek bir değişken yok, merkez bankası alımları, jeopolitik risk algısı ve reel faiz beklentisi aynı anda çekişiyor; bu hafta üçüncüsü ağır bastı.
Bu tablo aslında yeni bir hikâye değil, yalnızca daha büyük bir ölçekte tekrar ediyor. 2022’de İngiltere’de, hükümetin finansmanı belirsiz bir vergi indirim paketi açıklaması üzerine tahvil piyasası birkaç gün içinde çöktü, İngiliz Merkez Bankası acil müdahaleye zorlandı ve o hükümet haftalar içinde düşürüldü. O krizin verdiği ders basitti: seçilmiş bir hükümetin bütçe kararı, sandıkta değil piyasada onaylanıyor. Bugün ABD ve Almanya’da görülen tırmanış aynı mekanizmanın daha yavaş, daha sessiz işleyen versiyonu; burada bir hükümet düşmüyor, ama sermayenin devlet bütçesi üzerindeki fiili veto gücü aynı şekilde çalışıyor. Piyasa doğrudan bir talep listesi sunmuyor, sadece fiyatı yükseltiyor; ve bu fiyat, bütçe açığını kapatmak için ne kadar vergi toplaması ya da harcama kısması gerektiğini, dolaylı ama bağlayıcı biçimde hükümetlere dikte ediyor.
Türkiye bu tabloya kendi imzasını attı. Ülkenin 5 yıllık kredi risk primi (CDS), 27 Mayıs’tan bu yana ilk kez 250 seviyesinin üzerine çıktı. Bu, küresel faiz artışından bağımsız, kendi iç dinamiklerinin ürettiği ek bir risk fiyatlaması. Eylül ayı boyunca BIST’i sarsan Tera/Pusula fon krizi, denetim sisteminde açığa çıkan çatlaklar, tutuklamalar ve tasfiye süreçleri, yabancı yatırımcının Türkiye’ye baktığında gördüğü tabloyu ağırlaştırdı. CDS’teki bu on baz puanlık artış soyut kalabilir, ama karşılığı somut: Hazine’nin bir sonraki Eurobond ihracında ödeyeceği faiz, tam da bu primin üzerine kuruluyor, yani krizin faturası bugünden gelecekteki borçlanma maliyetine yazılıyor. Küresel tahvil piyasası zaten “güvenli liman”ın bile ücretsiz olmadığını söylerken, Türkiye özelinde bu ücrete bir de yerli prim ekleniyor.
Bu tablonun soyut kaldığı yer, aslında en somut olduğu yer. Emeklilik fonu yöneten bir portföy müdürü, otuz yıllık bir tahvile bugün para yatırırken, üç ay önceki fiyatla bugünkü fiyat arasındaki farkı hesaba katmak zorunda; ve bu hesap, sonunda o fonun bağlı olduğu milyonlarca kişinin emekli maaşına, birikimine yansıyor. Faiz tablosundaki her on baz puanlık hareket, bir ekranda kalan soğuk bir rakam değil, birilerinin yıllar sonra eline geçecek parayı büyüten ya da küçülten bir karar. Türkiye’de de manzara farklı değil; BES’te birikimini büyütmeye çalışan bir çalışan, fonunun hangi kâğıda yatırıldığını çoğu zaman bilmez, ama o fonun getirisi, tam da bugün konuştuğumuz küresel faiz tablosuna bağlı.
Burada gözden kaçırılmaması gereken yapısal nokta şu: Kapitalizmin krizlerinde devlet borcu her zaman “son çare” güvence olarak sunulur, ama bu güvence de sınırsız değil. Sermaye, devletin kendisine bile artık eskisi kadar ucuz kredi açmıyor; bu, hem küresel borç yükünün taşınabilir sınırlarına yaklaştığının, hem de “risksiz varlık” kategorisinin kendisinin sorgulanır hale geldiğinin göstergesi. ABD ve Almanya için bu yalnızca bir maliyet artışı; Türkiye için ise küresel dalgaya kendi iç krizini de bindiren, iki katmanlı bir risk pirimi.
Sonuçta ortaya çıkan manzara net: Dünyanın en güvenilir sayılan borçluları bile artık piyasadan ucuza para bulamıyor ve bu durum tesadüfen bir hafta içinde gerçekleşmedi. Enflasyonun inadı, merkez bankalarının sıkılaşma kararlılığı, bütçe açıklarının büyümesi; hepsi aynı anda, aynı yöne bastı. Türkiye’nin CDS’i bu küresel dalganın üstüne bindiği için, önümüzdeki haftalarda hem küresel tahvil piyasasını hem de kendi risk priminin seyrini birlikte izlemek gerekecek. Güvenli liman hâlâ var, ama artık kimse oraya demir atmanın bedelsiz olduğunu iddia edemiyor.
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
