Yapış yapış bir yaz günü, 100 kilometreye yakın yol gidip, “Jüpiter Deniz Feneri”ne 150 basamak tırmanıp inerek bütün enerjimizi tükettikten sonra, fenerin tepesinden izlediğimiz nehrin kıyısındaki bir restoranda keyif çattık.
Restoranın “Guanabanas” olan adı bir şeyler çağrıştırdıysa da ne olduğunu bilemeyince adet olduğu üzre gugılladım. Sonundaki “s” çoğul ekini çıkarınca bir meyvenin adı olduğunu öğrendim. Üstelik bildiğim bir meyvenin.
Ekvator kuşağında yetişen ve bilimsel adı “Annona muricata” olan, her dem yeşil bir ağacın meyvası bu. İngilizcede “custard apple” ya da “soursop” Türkçede “tarçın elması” ya da “Hint ayvası” diye geçiyor. Ağacı soğuğa dayanıksız ve gün boyu güneşlenmeyi yeğliyor. Nemi seviyor ama ıslaklığı pek sevmediğinden yetiştiği toprağının geçirgen olmasını, su biriktirmemesini tercih ediyor. Bu ağacın sülalesi tropikal bölgelerin yerlisi olduğundan ve bizde sadece en güney yörelerimizde tek tük yetiştirildiğinden meyvesini de pek tanımıyoruz.
Meyvesinin içinin elmadan çok ayva lafını hak ettirecek bir görüntüsü var ama ayvaya göre daha beyaz ve daha sulu. Ancak dışı ne elmaya ne de ayvaya benziyor; çok daha iri, çok daha yeşil. Üstelik dikenlerle kaplı bir kabuğu var. Tadı mangoyla ananas karışımı gibi bir şey. Doğrudan yenebiliyorsa da daha çok meyve suyu, kokteyli, muhallebisi, dondurması, tatlısı falan yapılıyor.
Latin dünyasındaki adıyla guanabana meyvesi diğer bütün meyveler gibi müthiş bir vitamin deposu. Ayrıca lif oranı çok fazla olduğu için kalorisi de oldukça düşük. Artık çocukların bile öğrendiği “antioksidan” özelliği ise çok yüksek çünkü vitamin ve minerallerin yanı sıra bolca “flavonoid” ve “tanin” içeriyor. Bu sayede de hücrelerimizin iç temizliğinde çok işe yarıyor (antioksidan o demek) Bu meyve mikrop öldürüyor, iltihap kurutuyor, belki başka tıbbi faydaları da vardır, sonuçta her şeyi de bilmiyoruz…

Madalyonun diğer yanı ise fazla tüketildiğinde neden olduğu yan etkiler. Fazlası bulantı, kusma ve ishal nedeni olabiliyor. Tansiyonu ve kan şekerini düşürüyor. O yüzden diyabet ve tansiyon ilaçları kullananların dikkatli olmaları gerekiyor. Yüksek miktarda alındığında, çekirdekleri ve yaprakları tüketildiğinde, karaciğer ve böbreklere de zarar verebiliyor. Gebelere ve emzirenlere etkisi çok iyi bilinmiyorsa da yapraklarından yapılan çayın rahmi olumsuz etkilediği biliniyor. Nörolojik yan etkiler de yaratıyor. Uzun süre ve fazla miktarda alındığında içeriğindeki “Annonacin” yüzünden kaslarda sertleşme ve yürüme zorluğu gibi belirtilerle Parkinson hastalığına benzeyen bir zehirlenmeye neden oluyor. Ayrıca PET Scan gibi nükleer incelemelerden önce alınmaması gerekiyor. Çekirdeklerinin ise yenmemesi gerekiyor.
Sonuç olarak, bu faydalı meyve ara sıra yenebilir, çayı, meyve suyu, kokteyli zevkle yudumlanabilir, tatlısı dondurması keyifle kaşıklanabilir ama abartmadan.
Her meyveyi bulduk yedik de sıra egzotik guanabana’yı abartmaya mı geldi demeyelim. Dünya öylesine küçüldü ki artık her şey her yerde bulunuyor ve hiç ummadığımız durumlarda maruz kalabiliyoruz. O yüzden öncelikle bu meyveyi tanıyalım ve değişik adlarını aklımızda tutalım: Graviola, annona muricata, soursop, guanabana, acetogenins, Hint ayvası, tarçın elması…
Gene de “biz bunu niye öğrenelim ki” derseniz, günümüzdeki beslenme ve de tedavi modası yüzünden derim. “Yaşlanmayı geciktiriyor” modasından söz ediyorum. “Bunamayı engelliyor” modasından söz ediyorum. “Kansere birebirmiş” modasından söz ediyorum. “Ben ilaç içmem, doğal çözümler peşindeyim” modasından söz ediyorum. “Kimyasallara karşıyım, doğadan geleni kullanırım” modasından söz ediyorum. Aktardan ya da Amazon’dan evimize sızanlardan söz ediyorum.
Öncelikle hatırlamalıyız ki yediğimiz içtiğimiz her şey kimyasaldır. Özellikle laboratuvarda üretilmiş, zehirlere maruz kalmış olmasa da en saf en temiz haliyle doğrudan doğadan gelse de her şey kimyasaldır. Biz kendimiz bile kimyasallar bütünüyüz. “Ben kimyasal kullanmıyorum” lafı organik kimya nedir bilmemekten gelir…
İkinci olarak, doğadan gelen (doğal) her şey faydalı demek de değildir. Örneğin tütün de, esrar da, afyon da, dahası pek çok başka zehir de doğrudan doğadan gelir. O yüzden “Doğal olan iyidir” lafı da boştur…
Üçüncü olarak, her bitkinin kökü, gövdesi, yaprağı, meyvesi, tohumu farklı kimyasallar içerir. Örneğin domates bitkisinin yediğimiz kırmızı topak bölümü faydalıyken yaprakları zehirlidir. Tıpkı patateste ya da patlıcanda olduğu gibi. Tıpkı guanabananın meyvesi faydalıyken çekirdeğinin zehirli oluşu gibi.
Dördüncü olarak, faydalı kimyasallar içeren her bitkinin her yerinde aynı zamanda zararlı kimyasallar da vardır. Aynı örnekten devam edersek, antioksidan özellikleri yüzünden çok faydalı olan domatesin içinde nikotin ve MSG gibi zararlı kimyasallar da bolca bulunur. Sapını gövdesini falan kast etmiyorum, bizzat yediğimiz kısmında pek çok zararlı madde de bulunur. Zaten her bir bitki bizim tanıyıp bildiğimiz birkaç maddeden oluşmaz, yüzlerce hatta binlerce farklı kimyasaldan oluşan birer kokteyldir.
Beşinci olarak, başımıza kanser belası sarıldığında sağlıklı beslenmeyi daha çok önemsemeye başlarız. Doğal, doğadan, çok işe yarıyormuş, benzeri yorumlarla öneri bombardımanına maruz kaldığımızda “denize düşen yılana sarılır” hesabı her söyleneni denemeye yatkınlaşırız. O nedenle, ağzımıza soktuğumuz şeylerin tanıdık bir besin bile olsa, ilaç olarak değerlendirilebilmesi için farmakolojik testlerden geçerek bilimsel açıdan yarar-zarar kantarına vurulması gerektiğini gözden kaçırırız.
Son olarak, her bir bitki hem besin hem ilaç hem de zehirdir. Bir sebzenin ya da meyvenin vücudumuzda yaratacağı taban tabana zıt bu etkiler tükettiğimiz miktarı ile ilgilidir. Bu kadarı besinken şu kadarı zehir olabilir. Bu konudan başka yazılarımda da söz ettiğim için sadece değinmiş olayım.
O nedenle bence, sağlıklıyken de hastayken de, en doğalından da olsa, hiçbir sebzenin ya da meyvenin fanatiği olmayın. Hiçbir şeyi sürekli ve düzenli tüketmeyin ki hem onun bağımlısı olmayın hem de vücudunuzun onun zehirini arındıracak şansı olabilsin.
Her reklamı yapılana dörtnala koşmadan, her moda olana kapılmadan, hepimizin sağlıklı beslenmeyi öğrenmemiz şart. “Her gün bir avuç” diyene de “Her gün mutlaka bir tane” diyene de kulak vermemeliyiz. Doğru olan, her gün mutlaka sebze ve meyve tüketmektir. Buna hiç şüphe yok. Ancak devamlı aynısını değil de hangisi o sıralar pazarda markette bolsa onu seçmek gerekir.
Elbette yerel olan tercih edilmeli. Güney Amerika’dan çıkıp upuzun bir yolculukla gelen çikita yerine Anamur muzu, taa nerelerden arzı endam eyleyen avakado yerine Hamdi Sünger (benim ailemdeki adıyla Hanım Sünger) armudu tercih edilmeli. Üstelik topatan kavununun yanında mangonun, ekmek ayvasının yanında guanabananın lafı mı olur?
Ancak başka bir yerdeyken de oranın yerel sebze ve meyveleri denenmelidir. “Ben beyaz peynir siyah zeytinsiz kahvaltı edemem” gibi laflarla her gittiği yere alıştığı yiyecekleri taşımanın ve o yiyeceklerin onca yol boyu nelere maruz kaldığını düşünmeden, onlara alışkınız diye sadece memleketimizden gelen yiyeceklere dadanmanın alemi yok. Neredeysek oranın lezzetlerinin en sağlıklı besinimiz olacağınızı akıldan çıkarmamalıyız. Çünkü yerel besinin faydası gibi yoldan gelenin zararı da sayılamayacak kadar çoktur.
“Umut Memet’in ekmeği, ye Memet ye” demişler ya o hesap; sebze ve meyvelerimizi marketten değil bahçeden yiyebilme dileğiyle…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
