“Büyük Orta Doğu Projesi” hakkında bugüne kadar değişik kademelerde pek çok şey yazıldı, söylendi.
Bu yazıda konunun gelişmesini etkileyen unsurlar kronolojik bir sırada ele alınmış, bu meyanda, İsrail’in rolünün ne olduğu anlatılmaya çalışılmıştır.
Ancak önce, Batı’nın İsraili neden desteklediğinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak Hristiyan siyonizminden bahsetmek gerek…
Hristiyan siyonizmi
Hristiyan siyonizmi, özellikle ABD tarafından İsrail’e verilen siyasi, mali ve diplomatik desteğin önemli ama tek başına belirleyici olmayan bir parçasıdır. Kökleri çok eskilere, 17’nci- 18’nci yüzyıllara kadar gider.
İncil’in belirli yorumlarına dayanarak, Yahudilerin “vadedilmiş topraklara” dönüşü hedefinin, ilahi planın bir parçası olduğuna, Mesih’in (Hz.İsa’nın) ikinci gelişi için güçlü bir İsrail devletinin kurulması gerektiğine, Kudüs’ün İsrail’in “ebedi ve bölünmez başkenti” olduğuna inanır ve bunların gerçekleşmesi için çalışır. Mesela Kudüs’ün, İsrail’in başkenti olarak tanınması ve ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’e taşınması kararlarının arkasında Hristiyan siyonist tabanın ciddi rolü olduğu yolunda değerlendirmeler mevcuttur.
İsrail’e verilen desteğin en güçlü ama en az konuşulan kaynaklarından biridir. ABD–İsrail ilişkilerinde lobilerden bile daha kalıcı bir etkisi vardır; çünkü bu destek inanç temellidir, çıkar temelli değildir. Politik sonuçları Orta Doğu’daki çatışmaları derinleştiren bir rol oynar. Özellikle Evanjelik Protestanlar arasında yaygındır. ABD’deki seçmen gücü milyonlarla ölçülür (70 milyona yakın). Bu grubun büyük bölümü İsrail’i koşulsuz destekleyen adaylara oy verir. ABD–İsrail ilişkilerinde kamuoyu, Kongre ve başkanlık düzeyi üzerinde çok güçlü ve özgün bir etkiye sahiptir.
Lobi ve örgütlenme:
-Christians United for Israel (CUFI), 10 milyon civarındaki üyesi ile ABD’de İsrail yanlısı en büyük taban örgütlerinden biridir. Kongre üyeleri üzerinde doğrudan baskı oluşturabilmektedirler.
-International Fellowship of Christians and Jews (IFCJ), Hristiyan bağışlarını doğrudan İsrail’e yönlendiren yapıdır. Dini motivasyon ve insani yardım söylemleri ile hareket ederler.
–American Christian Zionist Organizations, medya, üniversiteler ve kiliseler üzerinden etki kurar.
– Evanjelik Kilise ve vaiz ağı.
Bu girişten sonra, asıl konumuza, Orta Doğu’da İsrail merkezli güç inşasının kronolojik sıralamasına dönelim…
Arz-ı Mev’ud (Teolojik–ideolojik zemin oluşturma aşaması)
Tevrat merkezli “vaat edilmiş topraklar”, Yahudi inancına göre Allah’ın Hz. İbrâhim’e ve onun soyundan gelenlere vermeyi vadettiği yerler için kullanılan terimdir. Nil ve Fırat nehirleri arasını kapsar, İsrail bayrağı “vadedilen toprakları” temsil eder. Doğrudan askeri bir plan olmayıp, uzun vadeli bir meşruiyet ve psikolojik altyapıdır. Orta Doğu’daki sıkıntıların temeli olduğuna inanılır. Nitekim Netanyahu, Gazze saldırıları ile Tevrat’ın emrini yerine getirdiklerini söylemiştir.

Oded Yinon yaklaşımı
Oded Yinon Planı, İsrail’in stratejik hedeflerini ve diplomatik politikalarını açıklayan bir belge olarak bilinir. Adını, 1982’de İsrail’in eski dışişleri görevlisi Oded Yinon’un, Kivunim (Directions) adlı İsrail dergisinde yayımlanan “Israel in the Middle East: A Strategy for the 1980s” makalesinden almıştır. Metin, resmî devlet doktrini değildir; ancak bölgesel strateji tartışmalarında sıkça referans verilir.
Oded Yinon Planı, esas itibarı ile genellikle “İsrail’in çevresindeki Arap devletlerinin etnik ve mezhepsel olarak parçalanması” fikrini savunan bir stratejik yaklaşım olarak anılır.
Bu planda, İsrail’in çevresindeki Arap devletlerinin parçalanması ve zayıflatılması gerektiği savunulur. Yinon Planı’nın temel argümanı, İsrail’in güvenliğini sağlamak için bölgedeki Arap ülkelerinin etnik ve mezhepsel çizgilere göre bölünmesi gerektiği yönündedir.
“Böl ve zayıflat” doktrini, İsrai’lin karşısında yeknesak ve bölünmemiş br cephe bırakmamak esasına dayanır. İsrail’in uzun vadeli güvenliği, “Etrafındaki güçlü, merkezi devletlerin parçalanmasıyla mümkündür.” Hedef; etnik, mezhepsel ve aşiretsel fay hatlarını derinleştirmek, iç çatışmaları kışkırtarak bölünmeyi çabuklaştırmaktır. Oded Yinon planı, sonraki gelişmelerle örtüşen ve İsrail’in hakimiyetine giden yolun taşlarının döşenmesine imkan veren bir stratejik akıldır.
Gen. Wesley Clark açıklamaları (Zincirleme devlet çökertme itirafı)
Odet Yinon Planı’nın uygulanma örneklerinden biri, Clark’ın ifadesidir. Eski ABD Genelkurmay Başkanı General Wesley Clark, Demokrasi Now isimli kuruluşta 2 Mart 2007 tarihinde yaptığı bir söyleşide, ABD’nin 2002 yılında Irak’a taaruz planları yaptığını, Irak Harbi’nden 5 yıl sonra Suriye, Lübnan, Somali, Sudan, Libya ve Iran’ın yönetimlerinin değişeceğini Pentagon yetkililerinden öğrendiğini açıklamıştır. Bu planda olmayan Mısır’da Müslüman Kardeşler, seçilirlerse İsrail’e cihat ilan etme sözü verdiler; seçildiler ancak birdenbire askeri darbe ile devrildiler.

İran hariç planın hepsi gerçekleşmiştir. Bu plana, “İsrail planı” denmese bile, niyetini ve ABD-İsrail politikalarının uyumunu bir kere daha gözler önüne sermektedir. İsrail’i Orta Doğu’nun tek gücü yapma planının bir başka aşaması olup; İsrail’e tehdit teşkil eden ülkelerin elimine edilmesi stratejisidir. ABD merkezli siyasi/askeri mühendisliğin bir nevi hedef listesidir.
Irak’ın tasfiyesi Orta Doğu’daki İsrail karşıtı zincirin önemli kırılmalarından biridir. Saddam Hüseyin, İsrail için en büyük konvansiyonel tehditlerden biriydi. Körfez Savaşları sonrasında Irak’da merkezi devlet kayboldu, Şii–Sünni–Kürt bölünmesi kurumsallaştı. Güçlü bir Arap ordusu ihtimali ortadan kalktı, tam tersine Araplar Irak’a karşı birleşti. İsrail‘in karşısındaki “Doğu cephesi çöktü”, Irak tehdidi ortadan kalktı. Oded Yinon’un İsrail karşısında yeknesak (tekdüze), mütecanis (bağdaşık) bir blok olmamalı prensibi istikametinde önemli bir adım atıldı.
Suriye’nin felç edilmesi (2008–…)
Askeri olarak yok edilmeden işlevsizleştirilme. Devlet çöktü ama haritadan silinmedi. Ordu zayıfladı, İsrail Golan’da rahatladı, İran-Hizbullah irtibatı koparıldı. Şam yönetimi siyasi, ekonomik ve askeri problemlerle uğraşmaktan kurtulamadı.
“Yok etme değil, sürekli zayıf tutma” doktrini.
Lübnan-Hizbullah dengesi
Tam çökertilmeyen ama büyük ölçüde işlevsizleştirilen (Suriye gibi), kendi yaralarını sarmaya çalışan, tehdit olma vasfını kaybetmiş bir ülke. İsrail Lübnan’ı işgal etmiyor ama; ekonomik çöküş, siyasi kilitlenme ve sürekli kriz halinde tutarak kıpırdayamaz hale getiriyor.
“Arap Baharı” (2010-2012/13)
“Arap Baharı” 2011 yılında Tunus, Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn, Suriye başta olmak üzere birçok ülkede kitlesel ayaklanmalar ,2012–2013 yıllarında bazı ülkelerde geçiş süreçleri; bazı yerlerde ise çatışmaların iç savaşa dönüşmesi ile karakterize edilir. Suriye ve Libya gibi ülkelerde başlayan problemler 2013’ten sonra da iç savaşlar şeklinde devam ettiği için, “Arap Baharı’nın etkileri” daha uzun bir döneme yayılır.
“Arap Baharı” aslında bir “bölgesel yeniden formatlama”dır. Meseleye Oded Yinon ve Wesley Clark açısından bakmak lazımdır. Mısır, Libya, Suriye, ve Yemen’de yeni yapılanmalar ortaya çıktı. Ordular zayıfladı, iç çatışmalar nedeni ile devlet refleksi büyük zarar gördü.
İsrail düzenli ve yüksek teknolojili bir askeri güç hüviyetini kazandı. “Arap Baharı”nı başlatmadı ama en çok stratejik kazanç sağlayan aktörlerden biri oldu.
Kürt devleti fikri (Tamamlanamamış kritik bir halka)
İsrail’in bölgedeki yalnızlığını kırma aracıdır. İsrail’e düşman olmayan, Arap da olmayan, Batı’nın menfaatlerini koruyacak, enerji kaynaklarının güvenliğini sağlayacak, Akdeniz’e ulaşırsa dünyaya açılma fırsatı bulacak ve Sevr Anlaşması hükmünü yerine getirecek bir devlet. Bu devleti yaratma çabaları hiç bitmedi.
İran–Türkiye–Arap dünyası arasında bir potansiyel tampon bölge yaratılmaya çalışıldığı görülmektedir. Henüz devletleşemedi ama Irak Kürt Bölgesi’ne, Suriye SDG alanları ilavesi ile fiili altyapı oluşturulmaya çaba gösteriliyor.
İbrahim Anlaşmaları
Düşmanı yok etmek yerine düşmanı nötralize etmek (Mısır ve Ürdün’den sonra BAE, Bahreyn, Fas) İsrail, bu antlaşmalarla “Bölgesel düzen kurucu” rolüne geçmektedir. İsrail karşıtı cephe parçalanmaya devam ediyor.

Son aşama: Mutlak hâkimiyet değil, rakipsizliktir.
Burada sıralanan ülkelerin hepsi, bir şekilde “Büyük Orta Doğu Projesi”ne dahil olmuş veya karıştırılmışlardır. Aslında, Akdeniz Diyaloğu, İstanbul İnisiyatifi, vs. başkaları da mevcuttur. Olup biteni “Her şey İsrail planıydı” şeklinde tek merkeze dayalı bir komplo olarak görmek hatalı olur. Ama şunu söylemek stratejik olarak geçerlidir:
İsrail, ABD gücüyle ve politikaları ile uyumlu şekilde, Orta Doğu’daki her büyük kırılmadan sistematik fayda sağlamıştır.
Amaç; “Orta Doğu’ya hükmetmek” değil, Orta Doğu’da kendisine rakip olabilecek hiçbir devlet bırakmamaktır.
“İsrail merkezli bölgesel güç mimarisinin” nihai hedefi budur.
Buna “Büyük Orta Doğu Planı” diyorlar.
Çok uzun vadeli, ilmek ilmek işlenmiş, gerçekleşmesi için, inatla, ısrarla, sebatla ve gerektiğinde şiddet kullanılarak uygulanmakta olan bir plan.
Türkiye’nin bu tabloda nereye oturduğunu, ayrıca ele almak gerekmektedir…
Manşet fotoğrafı: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, geçen yıl BM’de yaptığı konuşmada iki harita göstererek, Orta Doğu’daki çatışmaların bir nimet (The curse) ya da bir lanet (The blessing) arasında seçim olduğunu söylemişti.
***
Ergin Saygun’un daha önceki makaleleri:
Ukrayna’ya güvenlik garantileri
Yeniden şekillenen uluslararası düzen
UCM kararları ve İsrail’e ABD yardımı
Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 50. yılının düşündürdükleri
Rusya-Ukrayna savaşından çıkan dersler
Ukrayna-Rusya Savaşı’nda neler oluyor?
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
