Yönetim, eşitlik ve insanlığın geleceği üzerine düşünceler…
Aslında bu başlığı, önüne derin bir iç çekişle “keşke” ekleyerek okuyabilirsiniz.
Ya da çok aşırı hayallere dalmadan, rasyonel ve toplumsal bir perspektifle soralım:
Dünyanın son yüzyılında söz ve karar mekanizmaları tamamen kadınlarda olsaydı ne değişirdi? İnsanlık, 1900 yılında bütün yetkiyi kadınlara devretmiş ve küresel düzen onların ellerinde şekillenmiş olsaydı, bugün nasıl bir dünyada yaşardık?
Önce espritüel bir cevapla başlayalım:
Savaşlar olmazdı, birbirine küs ülkeler olurdu.
Bir sabah, yüzyıllardır kanıksanmış ataerkil bir topluma değil, doğanın kendi özünde barındırdığı o anaerkil hayata uyandığımızı varsayalım.
Hayat, doğası gereği besleyici, koruyucu ve dolayısıyla anaerkildir. Eğer insanlığın yönetimdeki cinsiyet dengesi kökten değişmiş olsaydı, hayatımızı kuşatacak üç temel kavramın varlığı kesin olurdu: Kapsayıcılık, şefkat ve empati.
Yeni bir küresel paradigma
Kadınların liderliğindeki bir dünyada, güç savaşlarının, sömürgeci yayılmacılığın ve devasa silah endüstrilerinin yerini kaçınılmaz olarak sosyal refah, evrensel sağlık hizmetleri ve nitelikli eğitim alırdı.
Kaynaklar yok etmeye değil, yaşatmaya aktarılırdı. Küresel platformlardaki çatışmacı diplomatik dilin yerini yapıcı bir iş birliği kültürü ikame ederdi.
İnsanlık, güç illüzyonlarının peşinden koşmak yerine, kolektif bir iyilik arayışını başlatırdı. Erkeksi gurur, kibir ve kişisel çıkarların önemsizleştiği bu düzende, toplumlar birbirinin düşmanı değil, birbirinin adeta öğretmeni olurdu.
Böyle bir dünyada insanlık, kusurları arayıp cezalandırmak yerine iyiyi bulmaya odaklanırdı. Birlikte hareket edildiğinde ne kadar büyük mesafeler kat edilebileceğine hep birlikte tanıklık ederdik.
Kadınsı içgüdüler, bizi dünyaya ve çevreye daha derin bir sorumlulukla bakmaya yönlendirirdi. Bizi besleyen, büyüten ve hayatta tutan doğal çevreye, bir annenin evladına gösterdiği özenle gözümüz gibi bakardık. Yaşamı, üzerindeki tüm canlılarla birlikte bir bütün olarak kutsar ve ona saygı duyardık.
Kadın yönetimindeki bir dünya, toplumun en uzak sınırındaki tek bir bireyin bile açlık ve yoksullukla tek başına savaşmasına izin vermeyen kucaklayıcı bir yuvaya dönüşürdü.
Ekonomik hayat ve toplumsal adalet
İş dünyası da bu dönüşümden payına düşeni fazlasıyla alırdı.
Küçük girişimlerin koşulsuz desteklendiği, işsizliğe karşı insani ve yaratıcı yeni iş alanlarının açıldığı bir ekonomik model inşa edilirdi.
Yaşlılar, engelliler, beden veya ruh sağlığı sorunu yaşayan tüm bireyler, profesyonel bakıma ve şefkatli bir desteğe en kolay, en haysiyetli şekilde erişebilirdi.
Kadın liderliği, kendimize hak gördüğümüz insan onurunu başkalarına da reva görmemiz konusunda küresel bir teşvik mekanizması yaratırdı. İnsanlık, hiçbir coğrafyadaki yaşam mücadelesine karşı sağır ve kör kalmazdı.
Kadın yönetimindeki bir dünya asla atalet içinde kalmaz; aksine durmaksızın çalışır, üretir ve geliştirirdi. Ancak bu üretim, sömürüye değil hakkaniyete dayanırdı.
Her birey eşit öğrenme fırsatlarından yararlanabilir, kendi becerilerini geliştirmek için adil şanslara sahip olurdu. Emeğin ve başarının ödüllendirilmesinde cinsiyet, köken veya statü değil; yalnızca liyakat ve eşitlik temel kriter olarak benimsenirdi.
Bariyerleri yıkmak ve ortak gelecek
Peki, kadın liderlerin dünyayı yönetmesi fikri size ulaşılmaz bir ütopya, tatlı bir hayal gibi mi geliyor? Kim bilir, belki bizim kuşağımız ve bizden sonraki birkaç kuşak için bu bir hayal olarak kalmaya devam edecek.
Ancak şu can alıcı sorular hepimizin zihnini tırmalamalıdır: Erkekler neden eşit derecede şefkatli olamaz? Erkekler neden aynı derinlikle empati yapamaz ve başkalarını canı gönülden önemseyemez?
Şurası yalın bir gerçektir ki, aslında olabilirler.
Şefkat, empati, adalet ve koruma içgüdüsü yalnızca kadına özgü biyolojik nitelikler değildir; bunlar bizi doğrudan “insan” yapan başat ve evrensel değerlerdir.
İşte tam da bu nedenle, bazılarımızı diğerlerine göre daha az insancıl kılan o zihniyet uçurumunu kapatmak zorundayız. Potansiyelimizi daraltan toplumsal bariyerleri yıkmak bugün her zamankinden daha acildir.
Artık kadınları hak ettiklerini kazanmaktan, liderlik pozisyonlarına yükselmekten alıkoyan görünmez cam tavanları yok etmek en birincil görevimizdir.
Hükümetlerde, uluslararası kuruluşlarda, dev şirketlerin yönetim kurullarında daha fazla kadına ihtiyacımız var. Daha fazla kadın bakan, daha fazla kadın CEO, daha fazla kadın iş insanı ve spor yöneticisi görmeliyiz.
Tüm sektörlerde etik yönetişim ve en iyi uygulamalar konusunda rol model olacak kadınların varlığı, dünyayı daha yaşanabilir kılacaktır.
Ancak meramımızı en net haliyle ortaya koyalım: Nihai çözüm, bir cinsiyetin tahakkümünün yerine sadece öteki cinsiyetin geçmesinde değildir. Sadece güç dengesini tersine çevirmek, dünyanın mutlak manada daha iyi ve daha adil olacağını tek başına garanti etmez.
Hayatın gerçek anlamda yaşanabilir, adil ve eşit hale gelmesi, ancak tam cinsiyet eşitliğinin yasalarda sarsılmaz bir biçimde yer aldığı ve günlük yaşamın kopmaz bir gerçeği haline geldiği gün mümkün olacaktır.
O aydınlık günlere kadar çalışmaya, adaleti savunmaya ve umut etmeye kararlılıkla devam edeceğiz. Kadın ve erkek elinin, birbirini ezmeden, yan yana ve omuz omuza gökyüzüne birlikte meydan okuyacağı güne kadar uğraşmaya devam…
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
