Doç. Dr. Serdar Yılmaz-Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü
24 Şubat 2022 sabahı, Ukrayna’nın muhtelif yerlerinde patlayan füzelerle başlayan felaket, dört yılda kronik bir acıya dönüştü. Dünya, ilk haftalardaki şoka, ilk aydaki dayanışmaya, ilk yıldaki yaptırım coşkusuna rağmen şimdi farklı bir aşamadadır. Yani savaş yorgunluğu aşamasında. Ancak bu yorgunluk, yalnızca Batı kamuoyunun haberleri ne kadar hızlı tükettiği değil; uluslararası hukukun, insanlık hukukunun ve kolektif güvenlik sisteminin yorgunluğudur. Ukrayna topraklarındaki her bir hektar kayıp, BM Güvenlik Konseyi’nin işlevsizliğinin, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması’nın kırılganlığının ve “Asla Yeniden” sözünün boşluğunun somut kanıtı olmuştur.
24 Şubat 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılını doldururken, çatışma artık yalnızca iki ülke arasındaki bir askeri mücadele olmaktan çıkmış; Avrupa güvenlik mimarisini, transatlantik ilişkileri ve küresel güç dengelerini etkileyen çok boyutlu bir krize dönüşmüştür. İlk günlerde kısa sürede sonuçlanacağı düşünülen savaş, bugün itibarıyla uzun süreli bir yıpratma mücadelesine evrilmiş durumdadır. Dört yılın sonunda cephe hattında her iki ülke için de radikal bir kırılma yaşanmamış olsa da, savaşın stratejik sonuçları hem bölgesel hem küresel düzeyde derinleşmektedir. Mevcut tablo, askeri denge ile siyasi irade arasındaki karmaşık ilişkinin belirleyici olduğunu göstermektedir.
Savaşın ilk dönemlerine bakılacak olunursa, ilk aşamanın hızlı sonuç beklentisinin sona erdiği bir evre olduğu görülecektir. Zira, savaşın ilk haftalarında Rus ordusu Kiev ve kuzey bölgelerinde ilerleme kaydetmiş, ancak Ukrayna’nın direnci ve Amerika ve Avrupa Birliği ülkelerinin hızla devreye soktuğu askeri destek mekanizmaları sürecin seyrini değiştirmiştir. Ukrayna yönetiminin ülkede kalması ve siyasi liderliğin dağılmaması, savaşın psikolojik boyutunda önemli bir eşik oluşturmuştur. Takip eden aylarda Rusya, Kiev’den çekilmek zorunda kalmış, operasyonel odağını Donbas ve güney hattına kaydırmış; savaş daha sınırlı ancak yoğun bir cephe hattında sürdürülmeye başlanmıştır. Bu süreçte ağır topçu kullanımı, insansız hava araçları ve uzun menzilli füze sistemleri belirleyici olmuştur. Zaten bu süreçte en radikal dönüşüm otonom silah sistemlerinde yaşanmıştır. “Kamikaze dronlar” artık insan operatörü beklemeden hedef seçer hale gelmiş, Ukrayna’nın “Army of Drones” (Drone Ordusu) projesi, ayda 10.000’den fazla dron üretim kapasitesine ulaşmış, karşı tarafta ise Rusya, İran’dan Şahid-136’lar ve Kuzey Kore’den balistik füzeler temin etmiştir.
2023 ve 2024 yıllarında çatışma büyük ölçüde yıpratma savaşına dönüşmüştür. Donetsk ve Luhansk bölgelerinde mevzi savaşları yaşanmış; şehirler stratejik ve sembolik önem kazanmıştır. Cephe hattı yer yer değişiklik gösterse de, taraflardan hiçbiri kesin bir üstünlük sağlayamamıştır. Özelikle insansız hava araçlarının kullanımı her iki cephe hattında da ciddi şekilde yoğunlaşmıştır. Rusya, kısmi seferberlik ilan ederek insan kaynağını genişletmiş ve savunma sanayi üretimini artırmıştır. Enerji gelirlerinin yönlendirilmesi ve alternatif ticaret kanallarının kullanılması, yaptırımların etkisini sınırlama yönünde bir strateji olarak öne çıkmıştır. Rusya’dan çekilen Avrupa menşeli şirketlerinin boşluğu Çin ile doldurulmaya çalışılmıştır.
Ukrayna ise Batılı (ABD ve AB) ülkelerden aldığı askeri destek sayesinde savunma kapasitesini sürdürmüş; hava savunma sistemleri, zırhlı araçlar ve uzun menzilli mühimmat tedariki savaşın dengesini koruyan unsurlar olmuştur. ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri tarafından sağlanan milyarlarca dolarlık yardım, Kiev’in savaşma kapasitesini belirleyen temel faktörlerden biri olmuştur. Bu dönemde Kiev yönetimi kendi askeri silah üretim kapasitesini de arttırmıştır. Ancak dördüncü yıl itibarıyla her iki taraf için de insan kaybı, ekonomik maliyet ve toplumsal yorgunluk dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Bu durum, savaşın askeri olduğu kadar siyasi ve ekonomik bir dayanıklılık mücadelesi olduğunu da göstermektedir.
Rusya’nın stratejik yaklaşımı
Moskova yönetimi, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’nın Batı ile entegrasyon sürecini kendi güvenlik perspektifi açısından tehdit olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede savaş, Kremlin açısından yalnızca Ukrayna sahasıyla sınırlı bir operasyon değil; daha geniş bir güvenlik denkleminin parçası olarak görülmektedir. Dördüncü yılın sonunda Rusya’nın geri adım atmaması, iç siyasi dengelerle de yakından ilişkilidir. Uzun süreli çatışma ortamı, merkezi otoritenin kontrol mekanizmalarını güçlendirmiş; savaş söylemi, ulusal güvenlik ve egemenlik vurgusu üzerinden toplumsal mobilizasyon sağlamıştır. En azından bu mobilizasyonun sağlandığı mevcut hükümet tarafından defaatle dile getirilmektedir.
Bununla birlikte yaptırımların uzun vadeli etkisi, teknoloji transferi kısıtlamaları ve finansal izolasyon, Rus ekonomisi üzerinde baskı oluşturmaya devam etmektedir. Moskova’nın Asya, Orta Doğu ve Afrika ile ekonomik ilişkilerini artırma çabası, bu baskıyı dengeleme arayışının parçası olarak değerlendirilmektedir.
ABD ve AB’nin yaklaşımı
ABD açısından Ukrayna savaşı, Avrupa güvenliğinin korunması ve Rusya’nın askeri kapasitesinin sınırlandırılması bağlamında önem taşımaktadır. Washington yönetimi, doğrudan çatışmanın tarafı olmadan Ukrayna’ya kapsamlı destek sağlamayı tercih etmiş; silah sevkiyatlarını ve mali yardımları kademeli olarak artırmıştır. Ancak ABD’nin küresel stratejik öncelikleri arasında Çin ile rekabet de yer almaktadır. Bu nedenle Ukrayna’ya verilen desteğin iç politika dinamiklerinden ve küresel önceliklerden bağımsız değerlendirilmesi mümkün değildir.
Avrupa Birliği ise savaşın doğrudan güvenlik etkisini hisseden aktör konumundadır. Enerji tedarik zincirlerinin yeniden yapılandırılması, savunma harcamalarının artırılması ve NATO içindeki koordinasyonun güçlendirilmesi, AB’nin savaş sonrası attığı başlıca adımlar arasında yer almaktadır. Buna karşın birlik içinde görüş farklılıkları da zaman zaman gündeme gelmektedir. Bazı üye ülkeler (Macaristan, Slovakya) yaptırımların ekonomik maliyetine dikkat çekerken, diğerleri (özellikle Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri) güvenlik perspektifini önceliklendirmektedir. Bu durum, Avrupa’nın uzun vadeli stratejik birlik kapasitesinin sınandığını göstermektedir.
Türkiye’nin rolü: Diplomasi ve denge politikası
Türkiye, savaşın başından itibaren dengeli bir diplomasi yürütmüştür. Hem Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü destekleyen açıklamalar yapmış hem de Rusya ile diyalog kanallarını açık tutmuştur. 2022 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen müzakere girişimleri ve Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması, Türkiye’nin arabuluculuk kapasitesinin somut örnekleri olarak öne çıkmıştır. “Tahıl Koridoru”, küresel gıda güvenliği açısından kritik bir işlev görmüş; özellikle Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde fiyat baskısını azaltmıştır. Karadeniz güvenliği, Montrö Sözleşmesi çerçevesinde Türkiye’nin stratejik önemini artırmıştır. Ankara’nın savaş gemilerinin geçişine ilişkin uygulamaları, bölgesel istikrar açısından dikkatle izlenmiştir. Türkiye’nin yaklaşımı, çatışmanın yayılmasını önleme ve diplomatik çözüm zemini oluşturma yönünde şekillenmiştir. Bu politika, hem NATO üyesi kimliğinin hem de bölgesel aktör rolünün dengeli biçimde yürütülmesi açısından önem taşımaktadır.
Yaptırımların paradoksu: Ekonomik savaş ve gerçekler
Batı yani Euro-Atlantik bloku Rusya’ya tarihin en kapsamlı yaptırım rejimini uygulamıştır. 16.000’den fazla kısıtlayıcı önlem, 300 milyar doların üzerinde dondurulmuş rezerv, teknoloji ambargoları. Peki Sonuç? Rus ekonomisi 2022’de yüzde 2,1 küçülmüş, ama 2023’te yüzde 3,6 büyümüştür. 2024’te ise savunma Rusya harcamaları Rus GSYH’nin yüzde 6,3’üne ulaşmıştır. Yaptırımlar, Rusya’yı Çin, Hindistan ve Küresel Güney ile daha da yakınlaştırmış, yuan-ruble takası, BRICS+ genişlemesi, alternatif ödeme sistemleri (SPFS), SWIFT alternatifleri Rusya’ya yeni alanlar açmıştır. Ancak bu görünür dayanıklılık yanıltıcıdır. Zira Rus enerji gelirleri 2024’te 2021 seviyelerinin yüzde 40 altına inmiştir. Rus ithal ikame sanayii, teknolojik bağımlılığı çözememekte, mikroçip ve yarı iletken havacılık parçaları kaçakçılığı, Dubai ve Hong Kong üzerinden yürümeye devam etmektedir. Dolayısıyla bu kaçakçılık zinciri, yaptırım rejiminin deliklerini göstermektedir. 2026’te beklenen senaryo ne olabilir? Belki Rus ekonomisinde stagflasyon. Çünkü Merkez Bankası faizleri yüzde 21 seviyesinde, enflasyon hedefinin üzerinde. Rusya’da savaş ekonomisi uzun vadede çok sürdürülmez. Ama “uzun vade” ne kadar uzak?
Savaşın olası geleceği
Uzun vade uzun uzadıya tartışılırken, dördüncü yıl itibarıyla oluşan askeri tablo ve diplomatik girişimler birlikte değerlendirildiğinde, çatışmanın geleceğine dair birden fazla olasılık öne çıkmakta ve savaşın kısa vadede kesin bir askeri sonuçla sona ermesi düşük ihtimal olarak değerlendirilmektedir. Bu minvalde herkesin merak ettiği konu ise savaşın nasıl ve hangi şartlar dahilinde sona ereceği konusudur.
Bu konuda birkaç farklı senaryo ihtimal dahilindedir.
Bunlardan birincisi “donmuş çatışma” senaryosudur. Cephe hattının büyük ölçüde sabit kalması ve düşük yoğunluklu çatışmaların sürmesi senaryosudur. Bu model, resmi barış anlaşması olmadan fiili bir ateşkes anlamına gelebilir. Bir diğer senaryo müzakere ve kısmi uzlaşıdır. Tarafların belirli güvenlik garantileri ve siyasi düzenlemeler karşılığında ateşkese yönelmesidir. Ancak toprak meselesi bu senaryonun en zor başlığıdır. Üçüncü senaryo dış destek dinamiklerinin değişmesi konusudur. ABD ve AB’de yaşanan iç siyasi gelişmelerin Ukrayna’ya verilen desteği etkilemesi konusu savaşın seyrini değiştirebilir. Trump gibi öngörülemez bir liderin varlığı bu senaryoyu canlı tutmaktadır. Son senaryo ise kontrollü tırmanma senaryosudur. Uzun menzilli silah sistemlerinin kullanımının artması ve çatışmanın bölgesel riskler üretmesi savaşı bölgesel olmaktan çıkarabilir.
Ancak görüldüğü kadarıyla mevcut göstergeler, tarafların askeri kapasite kadar siyasi irade ile hareket ettiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle savaşın bitişi, sahadaki askeri dengeden ziyade diplomatik ve siyasi maliyetlerin artışıyla bağlantılı olacaktır.
Sonuç
Rusya-Ukrayna savaşı, “Soğuk Savaş” sonrası dönemde oluşan güvenlik yapılarının yeniden tartışılmasına yol açmıştır. NATO’nun genişlemesi, savunma harcamalarındaki artış ve enerji güvenliği politikalarının yeniden şekillenmesi bu dönüşümün göstergeleridir. Aynı zamanda savaş, Küresel Güney ülkelerinin dış politika tercihlerinde daha esnek ve pragmatik bir yaklaşım benimsediğini göstermiştir. Birçok ülke, taraflardan birini açık biçimde desteklemek yerine çok yönlü diplomasi yürütmeyi tercih etmektedir.
Dördüncü yılına giren Rusya-Ukrayna savaşı, askeri dengelerin ötesinde siyasi ve ekonomik dayanıklılık mücadelesine dönüşmüştür. Cephe hattındaki sınırlı değişimlere rağmen savaşın küresel etkisi artmaktadır. Tarafların mevcut pozisyonları dikkate alındığında, kısa vadede kapsamlı bir barış anlaşması ihtimali zayıf görünmektedir. Ancak uzun süreli yıpranma süreci, diplomatik çözüm arayışlarını kaçınılmaz hale getirebilir.
Savaşın nihai sonucu ne olursa olsun, Avrupa güvenlik mimarisi, enerji politikaları ve küresel güç dengeleri kalıcı biçimde değişmiştir. Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak unsur, askeri kapasiteden çok siyasi irade ve diplomatik esneklik olacaktır. Dördüncü yılın sonunda görülen tablo, savaşın yalnızca bir cephe hattı meselesi olmadığını; uluslararası sistemin geleceğine dair daha geniş bir sınama süreci olduğunu ortaya koymaktadır.
Belki de Ukrayna savaşı, 21. yüzyılın ilk “büyük savaşı” olarak tarihe geçecek. Ama geçişi nasıl olacak? Savaş suçluları yargılandı, şiddet caydırıldı, kurallar yeniden inşa edildi mi diyeceğiz; yoksa güçlü olan haklıydı, hukuk güce boyun eğdi, gelecek nesiller daha tehlikeli bir dünyaya doğdu mu diyeceğiz? Dört yılda ölen her çocuk, her anne, her asker; yıkılan her okul, her hastane, her kilise; kaçırılan her insan, işlenen her işkence; bunların hesabı sorulacak mı? Yoksa “geçmişte kaldı” denilerek üstü mü örtülecek? Aslında (varlığından tam emin olamadığımız) insanlık, bu soruya vereceği yanıtla kendi geleceğini tanımlayacak. Savaşın matematiği, kayıpların aritmetiği bellidir. Ama insanlığın geometrisi, hâlâ çizilmeyi bekliyor. Ama diğer taraftan, bu sabah Ukrayna’da bir anne daha çocuğunu okula gönderirken siren sesi duyacak. Bir asker daha siperde sabahın ilk ışıklarını bekleyecek. Bir mülteci daha, geri dönüp dönemeyeceğini bilmeden yabancı bir ülkede yeni bir güne başlayacak.
Dört yıl. 1460 gün. Ve her biri, birileri için sonsuza kadar süren bir gün. Bu savaşın nasıl biteceğini bilemeyebiliriz, ama nasıl bitmemesi gerektiğini bilebiliriz: Unutularak değil. Kanıksanarak değil. Adaletsiz bir “barış” adı altında güçlünün haklı sayılmasıyla değil. Dördüncü yılda söylenecek belki de en doğru söz şu: Bu savaş hepimizin savaşı olmayabilir, ama hepimizin sorumluluğu. En azından bakmaya, bilmeye, hatırlamaya ve ne olursa olsun bitirmeye devam etme sorumluluğu.
Doç. Dr. Serdar Yılmaz’ın diğer makaleleri:
***
Medya Günlüğü sosyal medya hesapları:
