Orta Çağ İtalya’sında din; inanç sisteminin ötesinde politika, hukuk ve kimliğin ayrılmaz parçası olarak toplumsal yaşamın neredeyse her alanında belirleyici bir otoriteydi.
Eğitim, sanat, mimari, edebiyat ve müzikten sağlık hizmetlerine kadar pek çok alanda doğrudan etkiliydi. Bununla da sınırlı kalmayıp vergilendirme, yasa koyma ve ahlaki normları belirleme gibi konularda da güçlü bir konuma sahipti
Bir örnek vermek gerekirse: Kilise kütüğüne (liber baptizatorum) girilen vaftiz kayıtları resmi kimlik yerine geçiyordu. Vaftiz olmak hem dini hem de miras açısından önemli hukuki bir işlemdi. Örneğin Galileo Galilei’nin doğumuna dair ilk ve en güvenilir belge, doğumundan 4 gün süre sonra kayda geçen vaftiz kaydıdır.
Kilise, meşruiyetini güçlendirmek için azizlere ait kutsal emanetler üzerinde denetim hakkını iddia ediyordu (bu nesnelerin mucizevi olduğuna inanılıyordu). Emanetlerin sahibi olan Kilise, hem ruhani hem de dünyevi otoritenin temsilcisi sayılıyordu. Ancak akılcılık ve gözleme dayalı bilginin yükselişi bu çok katmanlı dogmatik yapıyı sarstı. Gelişen yeni düşünce iklimi, Rönesans’ı tetikleyerek Kilise otoritesini sorgulayan eleştirel bir bakış açısının gelişmesine alan açtı.
Papalığın 1309’da siyasi nedenlerle Roma’dan Avignon’a taşınması, dönüşüm sürecini belirginleştirdi. Yaklaşık 70 yıllık Avignon dönemi, çoklu papa seçimiyle sonuçlanan “Büyük Bölünme”ye yol açarak inananlarda güven krizi yarattı. 1527’de Fransa’nın Roma’yı işgali ise Vatikan’ın siyasi otoritesindeki kırılmayı simgeliyordu. Bu gelişme kralların yetki için Papa’ya bağımlı olmadığı fikrini güçlendirdi ve dini-siyasi otorite arasındaki geleneksel bağların çözülüşünün habercisi oldu
Bu dönemde özellikle İtalya’da, bireysel akılcılık, sanatsal özgürlük ve antik düşünceye dönüşe dayalı yeni bir kültürel yönelim belirginleşti. Rönesans (Yeniden Doğuş) olarak tanımlanan bu süreç, yalnızca sanatsal bir canlanma değil, kilise otoritesiyle doğrudan bir yüzleşmeydi.
Bu yüzleşmenin geleneksel yapıyla yaşadığı en çarpıcı gerilim Floransa’da yaşandı. Medici Ailesi’nin gösterişli yaşamını sert dille eleştiren Savonarola adlı vaiz, gençleri etkileyerek kitlesel bir ayaklanmaya öncülük etti. 1497’de gelişen bu olayda Mediciler’e ait ipek giysiler, takılar, müzik aletleri, şarkı notaları, kitaplar ve mitolojik sahneler içeren tablolar ateşe verildi. Botticelli’nin bazı eserlerinin bu eylemde acımasızca yakıldığı biliniyor.
Savonarola; Katolik Kilisesi’nin yozlaşmasına, endüljans (*) satışına, gösteriş tutkusuna, siyasi entrikalarına ve ruhani otoriteyi zenginleşmek için kullanmasına karşı sert eleştiriler getiriyordu. Bu tutumuyla, Papa VI. Alexander’a meydan okuması sonucunda bir sapkın olarak aforoz edildi ardından da idam edildi.
Rönesans, aklın, yaratıcılığın ve insana verilen değerin ön plana çıktığı düşünsel sıçramayı temsil eder. Sanat bu dönemde ibadete hizmet etmekten çıkarak insan bedenini ve duygularını önceleyen bir dışa vurum alanına dönüştü. Nitekim Raphael’in Madonna figürleri artık birer dua azizesi değil, estetik ve insani yönleriyle dikkat çeken bir birey olarak resmedildi.
Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” adlı eseri bu anlamda özel bir değer taşır. Dini temanın yanı sıra insan yüzlerindeki gerilimi cesurca betimleyen bu eser, sanatı kutsallığın ötesine taşıyarak insan psikolojisinin derinliklerine yöneltmiştir.
Mimaride de benzer şekilde, erken Hristiyanlık döneminin sade yapılarının yerini estetik zenginlik ve detaylarla öne çıkan, geleneksel kalıpların aşılmaya başlandığını gösteren bir anlayış aldı.
Antik Yunan ve Roma filozoflarına yönelen ilgi, bireysel düşünceyi yeniden merkeze aldı. Aristoteles, Platon ve Stoacı düşünürler yalnızca klasik kaynaklar olarak değil, çağın sorularına yanıt arayan entelektüel araçlar olarak da yeniden okunmaya başlandı. Böylece gözlem, deney ve akıl yürütme gibi bilimsel yöntemlerin temelleri atıldı.
Bu bağlamda, Leonardo da Vinci’nin doğa gözlemleri bilime deneyci bir yaklaşım kazandırdı. “Bilgi, doğanın kendisinden de edinilebilir” düşüncesi, kilisenin vahiy otoritesini sarsarak akılcı doğa açıklamalarını öne çıkardı. Bu düşünsel değişim, toplumsal yaşamı da etkiledi; sekülerleşme yaygınlaştı, yaşam tarzları değişti ve birey aklı, ifade özgürlüğü gibi yeni değerler toplumsal bilinci dönüştürmeye başladı
Ancak şunun altını çizmekte yarar var; Rönesans asla dini tümüyle dışlamadı, tersine yüzleşti ve hesaplaştı. Bu hesaplaşma, Avrupa’daki Reform hareketlerinin doğmasına zemin hazırladı. Martin Luther’in 1517’de aforoz ve endüljans uygulamasına karşı “95 Tez”ini kilise kapısına çivilemesi, bu yeni düşünsel ortamın bir ürünüydü.
İnsanlar, Tanrı’yla doğrudan ilişki kurabileceklerine inanmaya başladı. Matbaanın yaygınlaşması ve İncil’in halkın anlayabileceği dillere çevrilmesi, özgürlükçü düşüncenin toplumun geniş kesimlerine ulaşmasını sağladı.
Bu dönüşüm dalgası, 17. ve 18. yüzyıllarda Aydınlanma düşüncesinin doğmasına temel oluşturdu. Rönesans’tan Aydınlanma’ya uzanan bu entelektüel süreçte Descartes, Locke, Newton, Leibniz, Hume, Voltaire, Rousseau ve Kant gibi düşünürler düşünceleriyle modern demokrasilerin düşünsel altyapısına yön verdiler.
Aydınlanma dönemi, dinin toplumsal etkisinin azalmasıyla doğan boşluğun akıl ve vicdanla doldurulmaya çalışıldığı bir süreçti. Bu çağ, etik ilkelerin bireysel özgürlüğün ve insan haklarının temel değerler olarak yükselmesine ortam hazırladı. Ancak dinin yerini alan bazı ideolojilerin zamanla dogmalarını yaratmaları bir çelişkidir.
20. yüzyıl, ideolojinin eleştirel düşünceyi ve özgürlükleri kısıtlamak için nasıl kullanıldığına dair yıkıcı örneklerle doludur. Sovyet komünizmi, Nazizm ve faşizm, bireyleri ideolojik manipülasyonla suça ortak eden, bilimi kötülük için kullanan, kendinden olmayanı yok etmekten çekinmeyen rejimlerdi.
Yüzyıllar boyunca süren bağnaz ve otoriter rejimler, toplumların psikolojik ve kültürel yapısında derin izler bırakabilir. Bu tür sistemler, bireysel özgürlükleri bastırarak kuşaktan kuşağa aktarılan katı ve kalıplaşmış davranış örüntüleri oluşmasına neden olur.
Bizans’ın hiyerarşik din anlayışı ile Çin’in köklü merkeziyetçi yönetim geleneği, bu duruma örnek gösterilebilir. Bu çerçevede, Rönesans’ın etkisiyle İtalya ve genel olarak Avrupa, böylesi bir toplumsal travmanın kurumsallaşıp kemikleşmesinden büyük ölçüde korunabilmiştir. Ancak aynı şeyin Çin için geçerli olduğunu söylemek pek mümkün değil.
Gerçek şu ki, aklın Rönesans’tan Aydınlanma’ya yükselişi, insanlık tarihindeki en köklü hesaplaşmalardan biri oldu. Kilisenin otoritesi noktasında başlayan tartışmalar, akıl, estetik ve özgür düşünce ekseninde yeni bir dünya görüşünün doğuşunu tetikledi. “İnsanın” yeniden keşfiyle birlikte düşünce özgürlüğü, bilimsel sorgulama, sekülerizm ve etik duyarlılığın temelleri atıldı, Aydınlanma ise bu temeller üzerinde bireye sorumluluklar yükledi.
(*) Endüljans: Orta Çağ’da günah çıkarma ve ölümden sonraki zamanlarda cennete gidilmesi adına Papa’nın verdiği af belgesi.